arge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2012 Salı

Yaza Giriş Buhranı ve Toplum


"Mevsimlik yazı" diye birşey yok biliyorum. Edebi bi akım makım araştırdım baktım harbiden yok. Bir tek galeyana gelen ayran gönüllü şairlerin yazlık şiirleri var onlar da sayılmaz zaten. Ama o insan bünyesi ki hava 5 santigrat derece ısındı diye odasında yorgana sarılmış uyur vaziyetten bir anda jölelenip sahilde manita arayabiliyor,benim de gaza gelip yazı yazmam çok tuhaf karşılanmasın şurada. Kınamayın dostlarım.

Yaz mevsiminin geldiğini Star'dan başka kanalda yayınlanmayan Zampara Seyfettin filmi ile anlayan adamlar olarak biz hala evdeyiz. Yaz henüz gelmedi, zira Star hala bu filmi yayınlamadı. "YAZLIĞA GİDİYOR ZONTA DONDURMASI ELİİİNDE!!" demedi Grup Vitamin. Kalın kalın halıları kaldırmadı anneler. Nası bi kış geçirdiysek amk ayaklarımın dibine koyduğum elektrikli sobayı bile kaldıramıyorum göt korkusundan. Ama yaz bi şekil gelecek. Herkes terleyen koltukaltlarına rağmen bişeyler yapmak hevesi ile sokaklara dökülecek. Cafelere barlara doğumgünlerine davetler alınacak falan filan



Ben bunlardan pek hoşlanmıyorum. Sabah kalkıp anne söylenmesi eşliğinde kahvaltı yapmak istiyorum. Akabinde bol erikli kirazlı falan televizyon seansı. TV izlerken uyuyup kalıyorsun bi uyanıyorsun hala gündüz ulan. Ne güzel amk gün bitmiyor daha ne istiyorsunuz oturun evde devam edin tv izlemeye kitap okumaya müzik dinlemeye. Berkcan'ın Merve'nin mevsimsel ve hormonal aforizmalarını çekmeye ne lüzum var? Hem de skimsonik sandalyeli kafelerde. Götünüz terleyecek o tahta sandalyelerde, zebra götü gibi çizgi çizgi olucak poponuz, pişik olucaksınız!

Hem evde çekici olmayan adam cafede de olmuyor olum. Olmuyorsa olmuyordur zorlamayın. Öyle mekanın en ateşli karısından başlayıp paçozlara doğru "bu da olur ya" diye çıtayı düşürecekseniz hiç gerek yok. Evde oturun ama hedefiniz Adriana Lima olsun daha iyi.

Sosyallik bir ihtiyaç değil insan topluluklarına hakim olmuş bir tabudur canlarım. Bu ipne insan kümelerinin gazına ve oyununa gelmeyin. Ha illa birilerine sarıcam diyosanız akşama doğru mahalle maçları olur, onları kovalayın. Top oynayan bebelere takılın falan.

Benden şimdilik bu kadar. Panda'nın kiloluk dondurmasından aldım, abanıyorum.

Saygılarımla

16 Nisan 2012 Pazartesi

Araştırma; Geleceğin Kadın Meslekleri

-Ferihacılık (%50 burslu)

Hafif ama gururlu kızlarmız için çok ideal bir sektör Feriha sektörü. Çalkantılı bir aşk hayatının yanı sıra yatlar,katlar ve en az bir minicooper sahibi zengin erkek vaad eden Ferihacılık mesleği ÖSS'de bir vakıf üniversitesine girecek kadar net yapabilmek, zengin olmamak ve gösterip elletmemek gibi nitelikler arıyor. Mesleğe adım atar atmaz göreceksiniz bir grup zengin insan göt kadar boyunuza bakmayıp sizin için birbirinize düşecek.

"Çöb var mı çöbü alıcam"


-Güneyde İncik Boncukçuluk

Kadın olaydım da bu işi yapaydım keşke. Çok şanslısınız metropollerde sıkılmış huzuru güneyde bir tatil kasabasında yaşamakta aramış bohem ablalar. Babanızın ateşlediği para suyunu çektiğinde sarılabileceğiniz bir mesleğiniz var. Yine yap tatilini yine ye iç denize gir bronzlaş yöre halkı ile kaynaş ama ekmeğini de kazan hayatım,her b.ku babandan bekleme. Yorulmayacaksın ve çok kazanacaksın. Aynı incik boncuğu İstanbul'da kilo ile satın alabilecek olan insanlar sırf Ayvalık'ta diye tanesine hem de euro üzerinden para verebilecek kadar gerizekalılar çünkü.

Bu mesleğimizde de şartlar çok makul. Sürekli kitap okur gibi yapmak ve cool bi şekilde "yakıştı..." diyebilmektir. Karşınızdakinin odun gibi bilekleri dahi olsa taktığı bilekliğin yakıştığını söylemek en büyük sanatınız olacak. 

 
Fonda eski solcu şarkıları çalıp bandana falan da takarsanız tadınızdan yenmezsiniz.


-"Necla Mantı ve Ev Yemekleri"

 "Ay Fatoş abla eline sağlık valla sen bu mantıyı satsan ya kız, valla ne para kazanırsın biliyo musun?"

 Bu cümleyi ciddiye alan ablaların işidir. Hakikaten de hayvan gibi güzel yemek yaparlar ve eş dost akraba gazı ile işi ticarete dökerler. Makarna-yumurta yemekten ebesi skilmiş üniversite öğrencilerin yaşadığı yerlerde bu tarz mekanlar adeta para basarlar. Ülkemizde de adım başı cep telefonu bayisi gibi üniversite açıldığı düşünülürse geleceğin a-acayip mesleklerinden birisi olması işten bile değil. Mantı yanısıra gözleme, sulu yemekler ve hafiften sofistike bir hava katması için deneysel sebze çorbaları sizi ihya edecek, göreceksiniz.
 "bir gül mutfağı değil"

-Fakbadicilik (%100 burslu,yatılı)

Bu meslek hakikaten geleceğin mesleği. Ülkemizde henüz konsept çalışmalar var araştırmalar var toplumun nabzı ölçülüyor vs vs.. profesyonel bi hareket yok. Ama ahlaki değerlerimizi tamamen yitirdiğimiz anda içinde ufacık da olsa ar namus kalmış dejenere kızlarımız bir anda büyük bir istihdama kavuşacak. Bahsettiğim gibi parasız, yatılıdır. Siz sadece yatın. Yattığınız yerden kazanın. Çok acayip bi sektör olucak bu, demişti dersiniz.
(Ferihacılıktan buraya dikey geçiş vardır)


-Avonculuk 

Günüydü, kermesiydi, derneğiydi, vakfıydı durmaksızın dolaşan kadınlarımız için ne kadar ideal bir meslek olduğunu anlatmama gerek yok sanırım. Ayriyetten Avon'un gönderdiği testerlar ile bir kozmetik ve kimya harikası gibi kokmanız da cabası.  Bi yandan gezin bi yandan da para kazanın..

Mottonuz ;"Ay bak bi de buna bak bunun da kokusu çok hoş..." olsun.

Terlikleri atın çantaya haydi kızlar Avon satmaya!!
-Yönetici Asistanlığı (Sekreter değil onlar!)

Yılların eskitemediği meslek. Şirketlerin 10 çalışanlı departmana 9 yönetici atadığı bir ortamda sizin işsiz kalmanız mümkün değil canlarım. Aranan nitelikleri hepiniz aşağı yukarı biliyorsunuz. Döpiyes giydiğinde dikkat çekebilme yeteneğinin yanısıra wordde yazı yazıp excelde toplama çıkarma yapabilmek kafi. Bol solitaire bol markafoni bol hürriyet haber ve dolgun maaşlar. Şansınız varsa eli yüzü düzgün bir yöneticiye rast gelip.... Neyse.

-Greenpeacecilik

Şimdilik hiç bi maddi çıkarları olmadığı iddiasındalar ama ben inanmıyorum. İllaki bi yolları vardır. Şu an olmasa bile yakın gelecekte Greenpeace yetkilileri "alın şu 10 lirayı da gidin tavuk döner falan yiyin" diyeceklerdir, bundan eminim. Beşiktaş İskelesi civarı takılıp gelip geçene" ağacı sev yeşili koru" minvalinde laflar edip mesainizi tamamlayacaksınız. Bunun için gerekli nitelikler gerçekten ağacı sevip yeşili korumaktır. Eh Beşiktaş İskelesi'nde de çok zor olmasa gerek...

"fok balıkları çok yalnızlar... bende."


Bir çok mesleği tanıdık bir çok mesleği gördük... Umarım yardımcı olmuşumdur genç ve bayan arkadaşlar. Yine de siz bana pek kulak asmayıp sınavdı dersaneydi falan yardırın hacı. Belli olmaz bu işler.


Ünisex olanı içün bkz: En Kebap 10 Meslek 

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ezik Gençler İçin Araştırdı: Ishizaki Sendromu

Merhaba sevgili gönül dostları. Nabıyonuz? Ben de iyiyim. Bu sıralar herzamankinden daha boş ve amaçsızım. Sahibi yazlığa gitmiş evlerin bahçelerinden kırmızı erik araklayıp, evde doğanay limonata içirerek geçiriyorum günlerimi. Facebook'da komik video izlemek,otsbir çekmek dışında başka faaliyetim kalmadı gibi. Yine geçtiğimiz pazar böyle bir ruh hali içerisinde iken "Ben neden böyle oldum acabana" diye bir düşünce aldı beni ki düşünmeye çok üşenirim normal şartlarda. Baktım bayağı düşünüyorum iredilyorum analiz ediyorum falan devam edeyim dedim.

Tüm bunların neticesinde Ishizaki Sendromu dediğim bir hastalığa yakalandığım sonucuna varabildim.

Şöyle ki; çizgi film dünyasında Küçük Golcü, halk arasında ise Tusubasa olarak bilinen çizgi filmin araya sıkışmış karakterlerinden biridir Ishizaki. Çizgi filmdeki bir çok baba karakterlerin aksine o, forvet ya da oyun kurucu değil sağ bektir. Şekli şemali diğer oyunculara göre çok sıradandır. Tusubasa'nın Hyuga'nın Wakabayashi'nin yanında bizim kamil Ishizaki'nin esamesi bile okunmaz. Tavukgötü gibi kabarık ve uzun saçlı topçuların arasında bu kısa saçı ile besleme gibi durur. Çekik gözlü japon manitaları kendisine katiyen yüz vermez. Mevkii ve beceri itibariyle gol atamaz, gol atamadığı için maç kurtaramaz ve sonuç olarak talep gören bir futbolcu değildir.

Sosyal hayatında da ortamların esas oğlanlarının 1.dereceden yancısıdır. Tusubasa bi klüple mi görüşüyo hemen o da görüşmek ister, vay efenim maç sonu Tusubasa karılarla mekanlara mı akıyo hemen alır telefonu eline "Kanka naber nabıyonuz" der ortama salça olur falan.

Efenim sonra bu Ishizaki'nin babası Tusubasa'nın babası gibi prezentabl bir uzak yol kaptanı değil esnaftır, anası Tsubasa'nın anası gibi çağdaş ve güzel bir bayan değil bildiğin başı bağlı elinde süpürgesi ile bi ev kadınıdır.



"Hop kanka nereye lan durun bende geliyom"

Hiç bi iyi yanı olmaz bu lanet Ishizaki'nin. Olmaz mı dayı ya bozuk saat bile günde 2kere doğruyu gösterirken bu Ishizaki'nin de takdire şayan hareketleri olmuştur. Misal Tusubasa Misaki Hyuga maç boyu "uzaktan şutlarla kaleyi yoklamak" dışında bi halt yemezken bizim Ishizaki savunmada canını dişine takıp yanağıyla top çıkarmaktadır. Yanak lan bu yuh amk. Bi kaç sefer de tekmeye kafa sokmuş, kaleye giden topu çıkarabilmek için direklere falan vurduğu olmuştur. Çok cansiperane bir adam, çok özverili ve fedakardır. Başka da bi numarası yoktur.

Zamanında bu çizgi filmi izlerken bir Tusubasa olamayacağının farkındaki gençlerimiz "ulan bari Ishizaki olalım, o da delikanlı çocuk" diyerek Ishizaki'ye özenmiş, belki o dönemi kurtarmış ama ilerisi için büyük hata etmişlerdir.



"Ooov çok kötü düştü dimi Güntekin"
Şimdi tüm bunlardan sonra siz de kendinizi sorgulayarak "Lan yoksa bende mi Ishizaki Sendromu'na yakalandım, yoksa bende mi esas oğlan değil de yardımcı rollerdeyim, ulan ortamlarda adımız taşakoğlanına mı çıktı" diye muhasebenizi yapabilirsiniz.

Yani aslında siz de iyisiniz ama hiçbirimiz bi Tusubasa değil, açık konuşayım.

1 Temmuz 2011 Cuma

En Kebap 10 Mesleği Açıklıyor

Sizler için yaptığım kısa araştırma ve kamuoyu yoklaması neticesinde ortaya çıkan günümüzün "En çok imrenilen en kebap 10 mesleği" kaleme alıyorum.

10- Cami İmamlığı; "Hem ibadet ediyosun hem de maaş alıyosun olum süper" klişe ama gerçektir bu topraklarda. İmamlar güzel maaşlar alırlar ve sürekli ibadet halinde olduklarından büyük oranda cennet falan garantidir. Üstelik toplumda sevilen sayılan insanlardır. İmam olmak için okumak gerekiyor tabi, hem de arapça falan. Gençlikte kasıcan biraz ki yaşlılıkta rahat edesin.1500-2000 tl maaş alıyolarmış diye duydum. Allah daha çok versin tabi.

9- Belediye Encümenliği; Bunun için anormal tahsillere diplomalara gerek yok. Yerel seçim zamanı kazanması muhtemel parti adayının mitinglerinde yanında görünmek kafi gelebilir. Seçim zamanı biraz koşturun sıkın dişinizi sonrası çok kıyak. Belediyede toplantılar kuru pastalı fantalı falan. Başka bi bok yapmazsınız. Çok kral meslektir. Temiz iştir.





8- Halk Otobüsü Muavinliği; Geleneksel muavincilik anlayışının dışında bu abiler genelde halk otobüslerinin giriş kapısı yanında konuşlanmış ve statik haldedirler. Giren herkes bu abilere parasını takdim eder abi de varsa üstünü verir yoksa "geeççh" der. Avrupa-Anadolu çalışan bi hattaysanız günde defalarca boğaz manzarasını hem de oturduğunuz yerden görme imkanına sahipsiniz demektir. Ayrıca gün içinde bir çok farklı semt ve ilçede bulunarak şehrin nabzını da tutarsınız. Yolculuklardan hoşlanan arkadaşlar için ideal. Maaşları da 900-1000 tl civarındaymış. Zaman zaman "İlerleyelim arkaya doğru, maltepe köprüsünde kim inicekti insin o" falan diye bağırabilirsiniz. E olur o kadar.




7- İddaa Bayisinde Kuponu Cihaza Sokmacılık; Bu abilerin tam bir mesleki ünvanları olmasa da siz anladınız ne demek istediğimi. Gün boyunca maç izlerler çay içerler ve muhabbetlere katılırlar. Şakacı ve eğlenceli insanlardır. Kuponu cihaza sokup "Vitesse maçı iptal, Bremen maçı başladı değiştir" derler. Çalışma alanları biraz dar ve havasız olsa da hiç yormayan ve sosyalleştiren bir meslektir. Maaşı 600-700 lira civarıymış. Eh tutturduğu kuponlarla, tutan kuponlardan aldığı avantalarla 1000 tl yi bulur. Kıyak iş.

6- Sahaflık; Bunun içinde tahsile lüzum yok. Ama biraz kitap okumuş olmak ve kurallı ve titrek bir Türkçe ile konuşuyor olmak gerekiyor. Bir sürü eski kitap ve izbe bir dükkan işinizi görecektir. Paso oturur solcu türküsü falan dinlersiniz. Üstelik entel dantel manitaların aklını alma imkanına da sahipsiniz. "Ouuu o elinizdeki çok eski, çok değerli bir parçadır" cümlesini etkileyici biçimde kurabilen herke sahaf olabilir. Ama dediğim gibi arada bir kitaplara da bakın ki hepten hurdacı olduğunuz çakozlanmasın. Meydan Larusları falan da atmayın, büyük sermaye onlar.

5-Yardımcı Antrenörlük; Takımın başındaki antrenörün yanında ne yaptığı belli olmayan öyle takılan tipler vardır ya. İşte onlar yardımcı antrenördür. Bir çoğu zamanında hasbelkader profesyonel futbol oynamış ve kendilerinden kariyer olarak daha üstün arkadaşlarının yanında yancı olarak "yardımcı" antrenör olmuşlardır. Yedek klübesinde oturup hoca ayağa kalktığında birlikte ayağa kalkmak, yalandan konuşmak, gol olunca takımın yıldız oyuncusuna sarılmaya çalışmak bu mesleğin iş tanımındadır. Tabi ilk önce futbolcu olmak gerekir, o da pek zor değil malumunuz Alişan bile 3.ligde oynadı ulan! Maaşları güzeldir, deplasman vesilesi ile diyar diyar dolaşırsınız, bedavadan yemek yer ve konaklarsınız, lotto ve pumadan giyinirsiniz. Daha ne olsun! 4-İncik Boncuk Satıcılığı; Ülkemizdeki kadın nüfus için çok ideal bir meslektir. Belli bir yaşa kadar biriktirdikleri incikboncuğu menapozla yahut biten bir evlilik sonrasında elden çıkarmayı planlayan ablalarımız bunları maddi olarak değerlendirmek üzere turistik yerlerde ufak tezgahlar kurarlar. Gün boyu ellerinde kitap olur ve sürekli burçlu kupada yeşil çay içerler. Herhangi bir eğitime gerek yoktur bu meslekte. Fakat tarz olarak entellektüel görünmek ve yine üzerinde bir takım ilginç incik boncuklar bulundurmak mesleğin gerekliliklerindendir. Genellikle denize kıyısı olan bölgelerde konuşlandıklarından çok keyfe keder çalışırlar. Yazın yapacak daha iyi birşeyi bulunmayan bayanlar için çok ideal bir sezonluk iştir.



3-İstiklal'de Müzik Aleti Çalmacılık; Listenin 3.sırasında olduğuna bakmayın gelecek 10 yıl içinde flüt çalan bebeler bile bu işe saracağından listenin ilk sırasına yerleşmesinden şüphem yok. En az 1 adet müzik enstrümanından ses çıkarmaya kabil iseniz işiniz hazır gençler! Hem de şirketlerin, işletmelerin milyonlarca lira kira ödediği, İstanbul'un kalbi İstiklal'de. Kira derdi yok, vergisi algısı yok. Temiz iş. Ayriyetten ne çaldığınızın hiç bir ehemmiyeti yok entel dantel ablaların "Ya çok farklı bi tarzları var ben biliyorum Londrada Pariste falan trend bu tarz müzikler yaani" diyerek size piyasa oluşturmaları ve reklamınızı yapmaları da cabası. Akşamcı abilerden koparacağınız avantaları hiç saymıyorum bile. Deli para var. Ama çalışma saatleri biraz esnek. İdare ediceksiniz artık.


2- Zengin Sevgililiği; Genç kızlarımız arasında gün geçtikçe daha fazla tercih edilen bir meslek haline geldi bu. Güzelliği oranında elde ettikleri sevgililerinin her türlü maddi olanağı (ev, araba, kredi kartları, hediyeler...) faydalabilinen bu meslekte ayrıca sevgili seçilen kişiyi maymun edip eğlenme imkanı da sunuluyor. Yine bir eğitim zorunluluğu olmaksızın yapılabilecek bu mesleğimizde de ilk şart dönemin erkekleri arasında belirlenmiş kriterlere göre "güzel" olabilmek. Nedir efenim memedir baldır bacaktır... Neyse.

Yırtıcı feminist arkadaşlar bu mesleği "jigololuk" ile kıyaslamaya kalkabilirler fakat Zengin Sevgililiğini icra eden kişinin maddi ve manevi hiç bir kaybı olmazken jigolo tabir ettiğimiz arkadaşların iliği kemiği kurumakta ve her görevde annanesi yaşında teyzeleri şeyettiğinden ahiret hayatları da tehlikeye girmektedir.



1-Büfecilik; Tarihin en rahat mesleği budur. Ufak konteyner büfelerde gazete, bisküvi, sigara satan kişiler oturdukları yerden adeta para basarlar. Satılan ürünün fiyatını bilmek ve ürünleri bir tertip içerisinde o g.t kadar alana yerleştirme becerisi dışında herhangi bir beceri gerektirmeyen bu mesleğimiz, yazları büfe önüne atılan masalarla, kışları da elektrikli soba ve 37 ekran tv kombinasyonu ile çok eğlenceli bir hal alır. Büfenin bulunduğu yere göre maddi geliri değişmekle beraber bugün ülkede bir çok mühendisin öğretmenin ve stresli yaşamdan kaçmanın peşindeki çalışanın hayali haline gelmiştir Büfecilik. Bir büfede günlerini Hanımeller-Aşırı Demli Çay ekseninde geçirmek isteyen milyonlar mesleğe olan büyük talebi gözler önüne sermektedir.

28 Haziran 2011 Salı

Depresyona Çare ; Dissosiyatif Füg Turizm A.Ş

Hepiniz bunalımdasınız, şu veya bu sebeple darlanmış vaziyettesiniz. Kiminiz geçim derdi, kiminiz yalnızlık, kiminiz fazla kalabalık, kiminiz manita tribi, kiminiz de ebeveyn baskısı yüzünden sik gibi adamlara dönüşmüş durumdasınız. Okullar falan da kapandı, hepten boşluğa düştünüz. Mal gibi dolanıyosunuz etrafta dimi?

İşte siz depresifler ortalıkta mal gibi dolanmayın,oflayıp puflamayın,hatta bi işe yarayın diye psikoloji bilimi çalışmış çabalamış ve sizler için "dissosiyatif füg" isimli hastalığı bulmuş durumdadır.

Nedir efenim bu Dissosiyatif Füg? Şimdi bunu evvela tanım manyağı arkadaşlar için kopyalayıp ekliyorum ki yarın bigün entelektüel ortama düşerseniz şrrrraaaak diye yapıştırırsınız ve anormal prim yaparsınız, e sonrada şu abinize bi teşekkür edersiniz tabi eheh.Neyse.

"Dissosiyatif fügü olan hastalar, bildik evlerinden veya iş ortamlarından bedensel olarak uzaklaşırlar ve önceki kimlik özelliklerini (ad, aile, iş) anımsayamazlar. Bu hastalar kesin olamamakla birlikte sıklıkla tamamıyla yeni bir kimlik ve iş edinirler."
Yani diyor ki, sıkıldın sıkıldın artık iş güç aile okul ot bok her taraftan baskı yedin depresyondan depresyona süper mario misali atladııııın veee booooom! Beyin öyle bi reaksiyon veriyor ki aklın hayalin duruyor. İş güç aile çoluk çocuk karı kız falan demiyosun abi atlıyosun bi otobüse ver elini başka bir şehir, başka bir aile, başka bir iş. Acayip dimi.Üstelik bunu yaptığın esnada eski hayatını hatırlamıyorsun. Daha ne olsun!


Dissosiyatif füg sahibi insanlar uzaklaştıkları yerde kendilerine ayrı bir hayat kurarlar. Eski hayatlarından bağımsız eski beceri ve mesleklerinden daha gösterişsiz ve düşük pozisyonda dandirik işlerde çalışırlar. Atıyorum daha evvel İstanbul Maslak'ta gökdelenlerde falan bir şirkette satın alma müdürü müydü adam, dissosiyatif füg sonrası Nevşehir'de bir nalburda çırak olabilir, yahut bir kahvehanede garson ya da daha göze batmayan arada kaynayabileceği bilumum işler işte. Kafa önce bi reset, sonrasında başka ve daha basit yazılım yani.

Tabi her dissosiyatif füg bu bahsettiğim kadar uzun ve radikal olmuyor. Misalen gün içinde böyle bir durumla karşılaşıp kendinizi unutup bir anda alakasız bir yerde hatırlayabiliyor ve "Ulan ne işim var burda eve döneyim" diyebiliyorsunuz. Fakat frekansı daha yüksek bir füg yaşıyor iseniz ülke değiştirmeye kadar yolunuz var, o derece. Tabi bizim ülkede pek mümkün değil ya, Edirne'den dışarı çıkacak olsan "Houu du baalım hemşerim nereye gidiyon" dediklerinde "E ben disosyatif bunalım buhran kaçış blabla" diye zırvalarken jandarma alır götürür, ona göre. Olum zaten lan bir sürü şehir var güzel yurdumda, 7 tane bölge var git onlarda yaşa füg mü yaşıyosun ne skim yaşıyosan, vizeyle pasaportla uğraştırma insanları.




Resim 1.A Cebinizde bulunsun lazım olur

Toparlayayım. Bu denli büyük bi depresyona ve buhrana girmenizi tabi istemem ama, kendisine zarar verme aşamasına gelmiş, ailesinden ve diğer tüm çevresinden illallah etmiş insanların bünyesel bi tepki ve bir psikolojik travmanın sonucu olarak ortam değiştirmeleri bence faideli. "Kaç kurtar" komutunu beyin kendisi veriyor lan daha ne istiyorsunuz, sizin o sikik iradenizin götü yemez öyle radikal kararlara.

Şimdi tam da şu mevsim şöyle güneye doğru bi dissosiyatif füg... Giderdi be.

25 Haziran 2011 Cumartesi

TIRT Açıklıyor; "Tıpçıların Ortamı Ortam Değil"

Kuzeni ameliyat ettirdik. Burnu yamuktu. Yamuk ama işlev görse sıkıntı yoktu da tıkanmış hepten. Nası tıkanıyosa artık. "Burnumda et varmış"ın prim yaptığı bi ülkede bu kamilin burnundaki nal kadar kemikle kendine "karılı kızlı" ortam yapmasını beklemek gerekiyodu da neyse konu bu değil.

"İyi" dedik kestirelim burnunu. Gitti bi devlet hastanesine gösterdi, "Abi özel sikortalıyız biz karşılıcaklar tabi ya bu hükümet çok yenilik yaptı sağlık şeysinde ee alanında" dedi. Gelgelelim gittiği doktor buna "özel hastaneme gel orada 1 milyara keserim, o da sana 1 milyar ha yoksa bibuçuktan aşağı kesmiyorum" demiş. "Noldu lan dedim hani devlet hastanesi özel sikorta falan"... Biraz dalga geçtim bizimkiyle de sonra düşündüm ulan neden devlet yapmıyor bu kesme biçme işini. Hayır estetik bi durum mevzu değil sazan gibi zıplamayın, herif nefes alamıyo lan yokuşları anca 1.vitesle çıkıyo ki eve gelince oflar puflar. Eee neden sana 1 milyar vermeliyim sayın tıpçı?

Zamanında yine böyle bi hadise yaşamıştım onu anlatmak istiyorum. Çanakkale'de bizim pederin böbreklerle alakalı bi hadise için tahliller yaptırmıştık ve elimizde 1 bidon çiş ile diyar diyar dolaşmıştık. Neyse tahliller bitti ve bu tahlilleri değerlendirmesi gereken tıbbi insanı beklemeye koyulduk. Fakat kendisi ortada yok. Saat henüz 15.00. "Nerede doktor ne zaman gelecek?" diye soruyoruz hemşirelerine (ki yardakçıları desem daha doğru) "Çıktı" diyorlar. Lan nasıl çıkar saat daha 3.Sonra kıvırmaya başladılar; "Doktor bey bi yere kadar gitti" ya da "Toplantıdaymış hemen geliyo" şeklinde cevaplar verdiler. Bu sormalar bir kaç kez sürdü ve ben aklıma geleni söyledim; "Sakın bu doktor özel muaynanesinde olmasın lan..Hem de mesai saatinde!" Hemşirelere de sordum bunu kıvırdılar biraz ama Allah vergisi kalın bi bünyem ve boru gibi bi sesim olduğundan tırstılar "Şey olabilir ama gelir yaaa" gibi ergen oyalamaları tadında cevapladılar.

Nitekim beklenen kel doktor saatlerimiz 16.45'i gösterdiğinde çıkageldi. Ateşli bir genç olduğumdan "Nerdesin len sen" diye çıkıştım kendisine. Babam "Oğlum sus bakmıcak sonra tahlillere" dese de volümü kısmaktan kaçındım aksine daha da çok bağırdım. Ağız dalaşı esnasında kendisine bir takım tehditlerde bulunmuşum farkında değilim. İyi de oldu ama "Çıkmam gerekiyor" demişti ama sike sike baktı o tahlillere. Tepesinde dikildim "İyi bak yoksa boşarım dalağını" dercesine. Bunlara bu tarz davranmak şart. Zira bi kaç latince kelime ile aklınızı alırlarsa götünüzdeki donu da alırlar maymun gibi de oynarlar sizle.

Ne diyordum hah evet bizim kuzeni kestiler biçtiler falan burnu düzeldi ama cebinden 1500 tl gitti. Bu ameliyatı yapan adam aynı gün aynı işlemden 3.kez daha yapmış. Kafadan 4000 tl kazancı var. Yine de 6 sene okul okudum diye insanları sikmenize göz yumamam. Çok para olum.

Ayrıca belirticem ki doktor-özel hastane ve doktor-eczane arasında dönen avantacılık ve komisyonculuk bu ülkede kadın piyasasında ve otomobil piyasasında bile dönmüyor. Şaşırıyorum.

Ha birde tıpçılar neden bu kadar alkole düşkün? Onu da sorucam soramıyorum kendilerine. Kendi vücudu ve sağlığı için "Eeeah o kadarcıktan bişey olmaz olum arada bi içmek lazım ehehe" diyen adam senin dalağın benim böbreğim onun ciğeri için neler düşünmez be. "Şurayı da diksek mi...Amaaan o kadardan bişey olmaz açık kalsın o da, yapıştııır" demez mi? Der.

Bir de bu doktor-hemşire-hastabakıcı-hasta kombineli sevişmeleri de es geçmemek lazım. Bunlar oluyomuş hakkaten, duyuyoruz oradan buradan. "Doktor eş bulsam kendime gider bi hemşireyle aldatır o yüzden istemem" diyen tıpçı tanıdık vardı misal.

En iyisi mi kendinize çok iyi bakın, domuz gibi olun ve tıpçıların eline düşmeyin. Zaten hastaneler fena sidik kokuyor. Hiç sarmadı bana ortamlar.

Resim 1.A "Muaynaneme gel daha iyi bakarım"

1 Haziran 2011 Çarşamba

AKP Kadın Kolları'na Sar Beni


Seçim bitene kadar böyle sürecek heralde, insanların her boku seçime, partilere, siyasete bağlaması, komplo teorisyenliğinde çığır açacak gelişmeler oluyor şerefsizim. Şimdi bunlara bir yenisini de ben ekliyorum.

Sabah otobüs durağına indiğimde önümde anormal bir manzara vardı. Terkos Pasajı'nda aralarında kaldığım dişi popülasyondan sonra ilk defa bu kadar fazla kadınla bir arada idim. Bağırışmalarından ve ellerindeki bayraklardan anlaşılığı kadarı ile hepsi AKP'nin yapacağı pikniğe gitmek üzere otobüs duraklarına inmiş ve kendilerine tahsis edilecek otobüsü beklemeye koyulmuş idiler. Beklemek dediysem normal insan gibi bi beklemek değil bu. Tarihte tüm işgalciler tüm yağmacılar erkeklerden oluşan topluluklar olarak bilinir dimi? Yalan, anasınıskiyim ki yalan. Ben böyle bi yaygara böyle bi tüketim böyle böyle boş gürültü ömrümde duymadım. ("Şimdi sen AKP düşmanısın dindar düşmanısın demokrasi karşıtı darbeci ergenekoncunun tekisin" diyecek kardeşler olacaktır.Evet öyleyim de bunun onla alakası yok. CHP Teyzeye ne kadar kinim varsa bunlara da o kadar nefret doldum bugün)

O hiç gelemeyen bir İETT Muamması 25A hala ortalıkta yoktu ve kadın topluluk git gide çoğalıyordu. Yalanım varsa sksinler o Rumelikavağının sırtlarından elinlerinde sepetlerle torbalarla plastik toplarla çığ gibi karı yağıyordu durağa. Topaç gibi ablalar birbirlerine bağıra bağıra yuvarlana yuvarlana düzlükteki kitleye katıldılar. Yıllarca "Bizim tribünde kaç kişi var ulan acaba" diye sayısal tahmin yürütmenin dibine vurmuş ve son yıllarda gerçeğe çok yakın rakamları tutturmuş biri olarak minimum 750 tane kadının bir anda nasıl organize olup toparlandığına şahit oldum sabah sabah.

Sonra düşündüm. Düşünmek sıkıntı oluyordu o ortamda zira otobüsler geciktikçe bu topluluk git gide daha fazla bağırır olmuş, ablalar acıkmış ve o plastik ama hasırmış havası verilen piknik sepetlerinden etrafa bol maydanoz-peynirli börekler ve hiçbir zaman hazırı gibi yumuşak olamayacak olan daş gibi kekler yayılmaya başlamıştı. Aslında ben de çok açtım (gıdaya), ama bu teoride apolitik uygulamada politize kadın topluluk ile benim işim olmazdı. Neyse..

AKP mitinglerine dikkat ediyorum. Her genel başkan gibi Tayyip de seyircisi ile etkileşim içine girmek için "Bilmemnerede bilmemkaç sadece kilometre yol vardı, biz geldik bilmemkaç bin kilometre oldu değilmiiiii" dediğinde "Eveeeeaaat" diyenle ciyaklayanların hep kadın olduğunu görüyorum. Muhtemelen yine bu bahsettiğim piknik işi gibi organize olup (ya da edilip) getiriliyorlar. Bunda bi mahsur yok. Her siyasi parti yapıyor bunu. Ama AKP bildiğin kadın partisine dönmüş arkadaş. Ve kahvede evde işde okulda AKP'ye oy vereceğini beyan eden bir erkek bile bu kadınlar kadar dirayetli ve partizan olamıyor şerefsizim. "Abla neden AKP?" dediğinde öyle bir çemkiriyor ki, hak vermezsen ağzına sıçıyor. Yıllarını kahvehanelerde siyasi muhabbetle geçmiş abiler amcalar bile muhalefeti bu kadar yüksek ses ile eleştiremiyor. Rumelikavağı'nın çingenesi meşhurdur canlarım, bugün o durağın önünde toplanan gruptan bir siyahi abla "O Kılıştarolunun var ya ben ağzına sıçam" diye bağırdığını büyük ihtimalle bütün mahalle duydu. Kadın giderli amınakoyim, safını belli ediyor yetmiyor muhaliflerine de alenen saldırıyor geri durmuyor yani.

Ha bir de şu var. AKP %50 oy alıyor, evde işte okulda kahvede soruyoruz; "Sen vermedin ben vermedim peki kim verdi ulan bunlara bu kadar oyu".. O ortamda bulunmayan, yani dişi olan veriyor o oyu dostum.

Yani bugün erkeklere oy vermeyi yasak etseler, hükümeti kadınlar belirlese AKP Yengeler, CHP Teyzelerin amına kor, çok net. MHPli Asenalar da çok tehlikeli tabi 1000 Asena 10000 AKP Yengeyi yok eder bence de, iş sandığa gelince roller değişir. Genele vurulduğunda da ben eminim Tayyip oylarının %70ini falan kadınlardan alıyor.

Bu analizden sonra da "Türkiye'de toplum ve aileler erkek egemen" diyen dişi olursa ağzını yüzünü sikerim. Ülkenin amına koydurttunuz ulan allahsızlar.

Seçimlerin ülkemiz için hayırlara vesile olmasını dilerim.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Ev Yapımı Nüfus Teorisi

"Nüfus artıyo lan" dedi bugün bi arkadaş.Uyandıktan sonra düşünecek hiç bir sik gelmemişti aklıma bu kelime ile beynim hafiften kıpırdandı. "Nüfus" diye sayıklaya sayıklaya düşündüm.Aslında direkt bir etkisi olmuyor nüfus artışının insana. Mesela ben ülkemiz 60 milyon iken sürdürdüğüm skindirik yaşamı 75 milyon olduğunda da sürdürüyorum. Vergi veren taşaklı abileri saymazsak bu nüfus artışları memleketin büyük kısmının gidişatına etki etmemiştir. Hele ki "İstanbul'un nüfus 20 milyon olmuş lan" muhabbetleri falan hiç skimde olmaz. Nüfus 10 milyon iken trafik, açlık, işsizlik yokmuydu yani? İstanbul aynı İstanbul işte, yemeyelim birbirimizi.

"Artış olumsuz etki etmiyor ama günden güne azalsak nası olur?" diye düşündüm. Mesela tüm dünya halkları olarak toplansak, sözü geçen bi abimiz yüksek bi yere çıkıp; "Olum doğal kaynaklar, petrol, su falan bitiyo. Daha fazla ürerseniz size de yetmez ürettiklerinize de. Gelin bu andan itibaren skorlu skişlere son verelim ve üremeyelim.Böylece mevcut kaynakları bizbize rahatça tüketerek yaşarız" diye seslense ve tüm dünya halkları "Herif doğru söylüyo lan!" diye birbirine baksa ve coşku ile onaylasa...

Petrol için toprak için vs her bir bok için savaşan ve bunu "Irkının gelecek nesilleri" adına yaptığını söyleyen emperyalist güçler de böylece uğruna savaşacak birileri olmayacağı için insana kıymaz, tabiatı sikmezler. Her yeni gün artan değil azalan bir nüfus olacağı için mevcut tüm gıdalar şu an ki nüfusa yeterli gelir. Ve hatta nüfus giderek azalacağı için kalan son jenerasyon tabir caizse sefa sürüp eğlencenin bolluğun dibine vururlar.Başladığı andan itibaren yaşamakta olan herkes için avantaj yaratacak bu durum, sadece henüz doğmamış olan ve doğsa dünyada ne pislik ne düzenbaz ne yarakkürek işler yapacağı belli olmayan insan tohumları için dezavantajdır ki bu arkadaşlar halihazırda insan bile olmadıkları için serzenme sızlanma gibi bir hakları da doğal olarak yok.Yani doğmamış bir nesil için "Olum kendini düşünmüyosan da senden sonrakileri düşün bari" şeklinde vicdan yapma gibi bir durum da mevzubahis olmayacak. Kafalar da rahat. Oh mis.

Görüldüğü üzere Murat Abiniz yine insanlık için her bir boku düşündü. Artık gerisi size kalıyor canlarım. Çükünüze hakim olun ve doğurmayın doğurtmayın. Yerkürenin nimetleri hepimize yeter.

7 Kasım 2010 Pazar

Canlıların Gri Eşortman Altına Göre Sınıflandırılması


Gri eşortman altı, giyildiği göte göre hem ekonomik hem de sosyolojik bir gösterge olabilir diye düşündüm.

Dar ve dişi götünde ise bu orta-yüksek ekonomik gelir düzeyinde biri olunduğuna işarettir ve muhtemelen “başta ne ana var ne baba kimlerle yatıyo kalkıyo belli değil” diye tabir edilen sosyal statüye tekabül eden biri tarafından göte geçirildiğini gösterir. Altında kati suretle bağcıkları bağlanmamış, sarı renkli kışlık botlar olacaktır.

Geniş ve dişi götünde ise bu abiden,abladan hatta anneden yahut yan apartmandaki komşudan “ artık giyilmeyen giyecek” olarak birilerine verilmiş bi eşortmandır ki bu da ekonomik olarak giyeceğe muhtaç kesimi işaret eder. Sınıf olarak en dipte yahut ona yakın yerlerdedirler. Allah düşürmesin.

Geniş ve erkek götünde iki seçenek mevcuttur;

Düz ve yazısız gri eşortman altı ortadirekliği ve “baba emekli anne ev hanımı” yı gösterir. Keyfe keder ve günlük yaşayan kişilerdir. Markete ekmek almaya ya da yan komşuya atari oynamaya giden ergen genç bu gri eşortman altları ile kolayca tespit edilebilir.

İkinci seçenek de bacağında püsküllü yazılarla hayvan kadar ABERCROMBIE yazan gri eşortman altıdır ki bu da dejenerasyonu ve özentiliği gösterir.Göç ile o civara yerleşmiş bir ailenin üçüncü nesil üyelerinden olmaları olasıdır Gelir sınıfı olarak da “çakmacı” olarak nitelendirdiğimiz asgari ücretli çalışanları temsil ederler.

Dar ve erkek götünde ise bu efemine bir şahsiyetin temsilidir. Büyük oranda metropolde yaşayan ve ibneleşmiş şahıslardır bunlar. Ekonomik olarak betimlemek yahut sınıflandırmak mümkün değildir. (İpnelik parayla mı anasını satim)

Peki tüm bunları neden yazdım?

"Bir andaaa bir andaaa bir andaaaa hıııııı hıııııııı"

30 Temmuz 2010 Cuma

Araştırma 1; Dişilere Bakışımın Yıllara Göre Değişimi Gelişimi

1987 - 1990
İlk 3 yılı bebeklik dediğimiz otlanma dönemi olması sebebiyle yetersiz şuurdan dolayı kayda almıyorum. Almamışım zaten.

1991-1993 "Muraaat bak kardeş öp kardeşi bakim öp bakim"
Evet şahsıma dişi hususunda tanınan en büyük şanslar bu döneme tekabül etmiştir. Tahmin ediyorum o dönem yaşıtım olan min. 20 "kardeş" ile öpüşmem ve kıyıda kuytuda oynamam için bizzat aileler gerekli şartları sağlamıştı. O dönem öptüğüm kardeşleri şimdi öpsem nikah düşer çocuk olur falan. Kucağına verildiğim genç ablaları hiç saymıyorum bile. Pozisyonun bol skorun mümkün olmadığı yıllar idi.

1994-1997 "Pembe Önlüklüler!"
Anaokulu ile beraber bi önceki dönemlerde bol bol öpüştüğümüz "kardeşler" ile aramızda ilk farklılaşma ilk sosyalleştiğimiz ortamda vuku buluyordu. Aileleri tarafından hafiften saçları da uzatılarak "karşı cins" olduğunun altı çizilen dişiler bir de bizden ayrı olarak pembe önlük giydirilerek hepten kardeşlik bağlarını koparmışlardı. Mahalleden kız arkadaşlarımızın başka mahalleden erkekler ile "kardeş" olmaya başlaması da ilk "dişi kıskançlığının" bünyelerde baş gösterdiği yıllar olarak kayıtlara geçmiştir.

Ayrıca "dişi donu" görmek için daha sonraki yıllarda göstereceğimiz insanüstü çabayı o yıllarda biliyor olsak anaokulu daha farklı olurdu diye de düşünüyorum.

İlkokul ile beraber karma düzen takıldığımız dişilerden gerek aileleleri gerek öğretmenler ve okul yönetimi tarafından ayrı sıralara oturtularak hepten izole edilmiştik. Bu dönemde dişilerden erkek arkadaşlar ile iyi anlaşmamız sebebiyle soğumuş ilişkileri askıya almıştım. Saçların küt kesildiği, sümüğün burundan eksik olmadığı ve gri önlüğün hiç bir dişiye yakışmadığı bir dönemdi ilkokul 1-2-3 dönemi.

Dişiler ile alakalı tek çekişmemiz "okumayı ilk kim öğrenecek, sınıf başkanı kim olacak ve kurdeleyi ilk kim takacak" şeklinde kariyerle alakalı çekişmeler idi. Çalışma ortamında dişi mevcudiyetinde bu kadar profesyonel düşündüğümüz hiç bir dönem olmamıştır, olmayacaktır.

1998-2000 "Murat ... seeeviyoooo"

Yanakların al al olduğu, annem tarafından Küçük İbo'ya benzetildiğim bu dönemde hemcinslerimle top oynamaktan başka bir faaliyet bilmeziken karşıcinsten yaşıtlarım aşk meşk işlerini gerek anne ve ablalarından gerekse tv ve benzeri basın-yayın organlarından öğrenmiş idi. Kendi aralarında hafif hafif dedikodu da çevirmeye başlayan dişiler aşık olma kriterini silgi-kalem isteme işine kadar indirgeyince haliyle bu tarz dedikodulara biz de maruz kaldık. Bu muhabbetlere yabancı olduğumuz içinde "Murat .... seeeviiiyooo" dendiğinde "Yo sadece arkadaşız abartmayın lütfen" diyemeyip kızarıp morararak tekme tokat dalmışlığımız vardır bu dedikoducu ablalara. Keşke bugün de aynı kararlı tavrı sergileyebilsek ve tekme tokat dalsak. Nerdeeee.

2000-2002 "İçi gösteren beyaz gömlek!"

Dişide kıyafetin yine önem arzettiği bir dönem de bu ortaokul dönemidir. Gri önlükle pek bişeyini tespit edemediğimiz dişiler beyaz dizaltı çorap etek ve beyaz gömlekle birer Jennifer Lopez olup çıkarlar gözümüzde. Ergenliğe de bizden önce girmelerinden kaynaklı olarak üst sınıflardaki heriflerle sürtebilirler ve bu sürtmeler bizim için orta 1 ve 2 de pek rahatsız edici olmaz.Fakat Otsbirin keşfi ile beraber "Ellere var da bize yok mu" söylemleri ayyuka çıkar.Kız yüzünden kavgalar bu dönemde yoğunlaşır. Uğruna kavga edilen bişey olunca hem kızlar kendilerini önemli zanneder hem de biz onları yüceltiriz.Ben mi? Ben etmedim.Valla.

Bu dönem "o bunu seviyor" muhabbetlerine dedikoducu olarak dahil olduğum ama rol alamadığım bir dönem idi. Kötü tabi.

Bunun yanında pornografik yayınlarla tanıştırılmamız ve "Akıllardaki büyük soru işareti"ni çözmemiz aynı dönem içerisinde gerçekleşmişti. Anatomik olarak aydınlanmıştık.

2002-2004 "School_girl_teen_porn.avi"

"Lisede kızlar veriyomuş" söylemleri ve "Liseli" fantezileri arasında başlamıştık liseye. Gelgelelim lise; dişinin erkekteki jöle gramajına göre manita seçtiği bir dönem olduğu için ben yine "suskun golcü" edası ile antremanlarda gol olup yağıyor maçlarda ise skor kaydedemiyordum.

Bünyelerinin evrimini tamamlaması ile dişilerin vücut ölçülerini ezbere alacak hale gelmiştik. "Dişi kıyaslama" muhabbetlerinde kriterlerin çoğaldığı hepten iğrençleştiğimiz bi dönemdi.Sebebi sizsiniz lan!

Uzun bir aradan sonra kızlar ile kardeşmişcesine takılıyorduk fakat kardeşlerin gözleri değişik yerlere kayıyordu zaman zaman. "Teselli eden erkek kanka" rolünde oskarlık oyunlar çıkarttığım günlerdi. Hey gidi hey...

Öss telaşı ile çükümüzün yerini unuttuğumuz dönemde lise de bitmişti. Beklentileri karşılamış mıydı bu dönem? Tabi ki hayır.


2004-2008 "Üniversitede bu işler normal"

Değil.Normal değil kardeşim.Otomotiv okuyan,çekingen içe kapanık adamlar için hiç normal değil. Ekosistemimi de değiştirdin daha benden performans bekleme.

Üniversitede internetten kovalama ve arkadaşların düşürdüğü kaşarlar için "kanka ver bi tur da ben bineyim lan eheheh" den öte dişiler hakkında görüşümüzün girişimimizin olmadığı bir dönemdi bu dönem. "Yapan nasıl yapıyor" diye sorana da arabesk cevaplar verdiğimiz bahanemizin bol olduğu bu dönemde platonik aşklar da baş göstermişti. "Deniz Seki'ye msn den evlenme teklif edilir mi lan" diye düşündüğüm anlar vardı. Artık yok. İyileştim.

Liseden kalma, kız arkadaşları teselli edici, akıl verici, iyi dilekte bulunucu "am biti" rolünün üzerime yapışması da basiretimin bağlanmasına büyük etkendir. Gerçi bağlanmasa ne olurdu bu tiple değil mi kuzum?

Dişi ile yapılacak her türlü atraksiyon için tüm imkana sahip bulunduğum bu dönemi pas geçmiş olmam üzücü mü düşündürücü mü onu da okuyanların takdirine bırakıyorum.

2008-2010 "Hazin Son"

MEB ve YÖK'e bağlı kurumların sağladığı sosyal ortamların tümünde 23 Nisan etkinlikleri dışında hiç bir dişiye eş olamamış bir kişi olarak eğitim hayatımı sonlandırdığım günden sonra bi dönem dişilerle ilişkiyi "bayramlarda sms" e kadar indirgemiştim. Askerlik ile beraber hepten kopardığım ilişkiler min. arkadaşlık ve en değersiz zamanlarda takılmalar ile devam ediyor.
Ayrıca askerlik döneminde "dişilere bakış" konusu ayrıca incelenesi bir konu olduğu için daha sonra değineceğiz.

Bu döneme kadar ki seyri ele alırsak;




Bu grafiklerle daha da iyi anlaşılır umarım. Özellikle "Meme elleme imkanı-Yaş" grafiği ile durum daha net ortaya seriliyor. Bu araştırma ile dişilere bakışım ve ilişkilerimde bir değişim muhakkak olmuş fakat pozitif yönde bir gelişimden bahsetmek mümkün değil.
Bu araştırmada emeği geçen tüm dişilere (Deniz Seki dahil) teşekkür ederim.