Öyk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2012 Pazartesi

Öykü Yarışma Olayı

Selamınaleykiii

Bir öykü yarışmasına katılıyorum panpalar. Şu an güzel Türkçemizi sikerten bir ergen gibi ogörünsemde ben akşamları özellikle yemeği fazla kaçırıp arabesk dinlediğinde çok içli biri olabiliyorum. Edebi bi yönüm var, inanıyorum buna. Hatta diyebilirim ki hiç bir konuda iddiada bulunamazsam bile bu konuda bi atımlık kurşunum vardır. Neyse ne diyodum, hah yarışma. Sarıyer'in maçından çıkmış atkılı matkılı böyle bir holigan edası ile sallanaraktan yürürken sokaklarda Sarıyer Kültür Merkezi'nin önünde gördüm ilanı. Aha o ilan


İlanı uzun bi süre inceledim ki gelip geçenler "Nabıyo lan bu andaval" demekten kendilerini alamamışlardır büyük ihtimalle. "Atkılı sakallı hayvani bir adam edebiyat yarışması ilanına göz atıyor, göz atmak ne kelime adeta inceliyor, irdeliyor ve analiz ediyor hayvanoğlusu" dediklerini hissettim. Ama ilanda bi bok yazmıyordu canlarım. Ne yarışma koşulları ne konu ne ödül .. Daldım içeri. "Selamınaleyküm abi bu yarışmaya katılıcam ben ayrıntı verebiliyonuz mu?" diye sordum. Veremediler. Zira hepsi güvenlikti. Neyse internetten ulaşırım nasılsa bilgilere diyerekten seke seke çıktım kültür merkezinden. Bale de sevdiğimiz bi sanat şeyimiz eee dalımız..

Şimdi sizin de yazmayı sevdiğinizi düşünerekten ekliyorum buraya yarışmanın şartlarını falan, büyük ödül zaten benim de geri kalan kısım için yardırın yavrularım!

Herkesin Bir Öyküsü Vardır
Sarıyer’de 7’den 70’e herkesin okumaya ve yazmaya olan ilgilerini arttırmak, edebiyatın bütünleştirici etkisiyle öğrenci, öğretmen ve edebiyat severleri, edebiyat dünyasının önde gelen isimleriyle buluşturmayı sağlamak amacıyla Sarıyer Kaymakamlığı, Sarıyer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Belediyemiz tarafından ’Sarıyer Edebiyat Günleri ve Öykü Yarışması’’ düzenlenecektir.
YARIŞMAYA KATILMA ŞARTLARI :

1- 1. Kategori : İlköğretim
1- 2. Kategori : Ortaöğretim
1- 3. Kategori : Yetişkinler Kategorisi
2- Adaylar yarışmaya sadece 1 öyküyle katılabilirler.
3- Yarışmaya katılacak Öyküler 12 punto ile hem kağıt, hem de CD’ye kaydedilmiş biçimde hazırlanarak büyük zarf içinde 3 nüsha halinde teslim edilecektir.
4- Yarışmaya Seçici Kurul üyeleri katılamazlar.
5-Yarışmaya katılacak olan öykülerin daha önce hiçbir yarışmada ödül almamış ve herhangi bir yerde yayımlanmamış olması gerekmektedir.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler iade edilmeyecektir.
7- Öykü konusu serbesttir.
8- Öykülerin uzunluğu konusunda herhangi bir sınırlama yoktur.
9- Öyküler Sarıyer Belediyesi Kültür Merkezi, Şehit Mithat Yılmaz Caddesi No:85 SARIYER / İSTANBUL adresine elden, APS, Kargo ve kurye ile gönderilebilir.
10- Yarışmaya rumuz ile katılmak zorunludur. Yarışmacı bir A4 kağıdını aşmayan özgeçmişini, bir adet fotoğrafını ve rumuzunu bir zarfa; öyküsünü ayrı bir zarfa koyarak teslim edecektir. Özgeçmişin bulunduğu zarfın üzerine adayın yaşı, açık adresi, telefon numaraları ve e-posta adresi mutlaka yazılmalıdır. Adresi ya da yaş gurubu belirlenemeyen öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
İçinde öykünün bulunduğu zarfta, rumuzdan başka isim yazılmayacaktır.
11- Yarışmada ödül kazanan eserlerin her türlü yayın hakları Sarıyer Belediye Başkanlığı’na aittir.
12- Yarışmada üç kategoride ilk üçe giren öykülere ödül verilecektir.
13- Yarışmaya öykü gönderen yarışmacılar bu şartnameyi kabul etmiş sayılır.
14- Yarışmaya gönderilen öykülerin bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığı, alıntı, kopya ya da başkasına ait olduğunun tespit edilmesi durumunda söz konusu öyküler yarışma dışı bırakılacak olup hukuki sorumluluğu da yarışmacıya ait olacaktır.
15- Yarışmaya son başvuru tarihi 10 Nisan 2012’dir.
16- Yarışma sonuçları 25 Nisan 2012 tarihinde açıklanacaktır. Kazanan öykülerin sahipleri www.sariyer.bel.tr sitesinde yayınlanacaktır.
17- Ödül töreni tarihi daha sonra ilan edilecektir.

JÜRİ ÜYELERİ:Seçici Kurul şu üyelerden oluşmaktadır:
Füruzan (Yazar)
Nursel Duruel (Yazar)
Özcan KARABULUT ( Yazar, Dünyanın Öyküsü Dergisi Genel Yayın Yönetmeni)
Faruk DUMAN (Yazar)
Tuncay DAĞLI (Gazeteci – Yazar )
İbrahim BALCI (Yazar)
Cafer HERGÜNSEL (Yazar)
Ercan ZOR (Behçet Kemal Çağlar Lisesi Edebiyat Öğretmeni)
Ayhan Yeşiltaş (Mustafa Kemal Anadolu Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni)
ÖDÜLLER :Yarışmada dereceye girecek öykü sahiplerine şu ödüller verilecektir:
JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ : 500TL
1.KATEGORİBİRİNCİYE : Laptop
İKİNCİYE : 500TL
ÜÇÜNCÜYE : 300 TL
MANSİYON: 200 TL
2.KATEGORİBİRİNCİYE : Laptop
İKİNCİYE : 700 TL
ÜÇÜNCÜYE : 500 TL
MANSİYON: 200 TL
3.KATEGORİBİRİNCİYE : Laptop
İKİNCİYE : 800 TL
ÜÇÜNCÜYE : 600 TL
1-MANSİYON: 300 TL
2-MANSİYON: 300 TL
3-MANSİYON: 300 TL
YARIŞMA TAKVİMİSON BAŞVURU : 10 Nisan 2012
SONUÇLARIN İLANI : 25 Nisan 2012
İLETİŞİM: Çağrı Merkezi : 444 1 722
E-Posta: kulturvesosyalisler@sariyer.bel.trWeb: www.sariyer.bel.tr

13 Şubat 2012 Pazartesi

Bir Anı: Valla mı lan?

Pederin doğum günü de 14 Şubat'tır ama kendisi bilmez. Bir kaç sene evvel nereden esti kimden duydu ise valideye bi adet gül alır gelir;

-Al karıcım sevgililer günü şeysin kutlu olsun.
-Ay teşekkür ederim.
-Baba bugün senin doğum günün ya annemin sana hediye alması lazım asıl ehehe
-Hasiktir valla mı lan?

.

5 Ocak 2012 Perşembe

Bir Anı - Asma





-Öğretmenim öğretmenim... Öğretmenim!

-Efendim

-Resmim güzel olmuş mu?

-Hııı evet evet güzel olmuş..

-Asayım mı?

-Asma.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Osmanlı'da Sıkıcı Bir Gün

Osmanlı Devleti'nin herhangi bir vilayetinde herhangi bir köyünde savaşsız bi döneminde..
-Muraaat....Muraaaaaaaaaaaaaaaat!

-Ya ne var beeeehhmmşşsşsşş

-Evladım uyan artık sabah ezanı okundu namaza da uyanmadın bari kalk beybabana yardım et

-Lan her gün at mı nallanır arkadaş neymiş bu ya Veli Efendi Hipodromuna döndü ulan ev.

-Veli Efendi'de kim oğul?

-Ha hipodromu çözdün,hipodrom da sıkıntı yok ama Veli Efendi'ye takıldın öyle mi valide hanım...Iyyy... Neo Osmanlıyım, yenilikçiyim ama bana bile valide dedirttiniz ya helal olsun lan.

-Hem mektebi bıraktın hem de çalışmak istemiyorsun bre tembel! Kalkıyo musun sen yoksa ses edeyim mi babana?

-Kalktım kalktım öf.Ayrıca belirteyim ki anacığım ben sınava hazırlanıyorum, tahsili bırakmış değilim. Kahvaltı hazır mı?



"Lan Osmanlıdayız ortaçağdayız sıkıcı falan ama peynirler 10 numara ha..Pembe domates de kralmış.Organik tabi hep...Naturel...Yazayım bunları bi kenara.Bi zaman gelicek moda olucak bunlar hissediyorum"


Kahvaltısını yapar,arka sayfadan okumaya başlayacağı bi yazılı eser arar fakat bulamaz.Çaresiz ahıra iner ve babasına yardım etmeye başlar.




***




At nallayan yaşlı babası anlındaki terini siler, oğluna döner ve öğütleyen tok bir ses tonu ile;

-Nalbantlık işi özen ister, dikkat ister, beceri ister oğul!..

-Hmmm,evet,tabi, muhakkak (yalandan onaylamalar)
-Bak mesela şu beyaz kısrağın ön ayaklarını görüyor musun?

-Evet, görüyorum babacığım

-İşte onlar sana ... Ehehehehe

-Öffff, ben gidiyorum ya.

-Gel lan hemen gitme ehehe kızdın mı lan?

Söylene söylene ahırı terk eder ve işte! Türk gençliğinin yüzyıllar boyu ideali olacak o derin fikir akımı tam da bu anda doğmuştur;



-Ayrı eve çıkıcam hacı, pederle anlaşamıyoz..

***



Siniri biraz dindiğinde ahbabları ile iki çift lakırdı etmek bir acı kahve içmek üzere kasabadaki kıraathaneye yol alır.Yolda;

"Olum buralar çok değerlenicek de ne zaman değerlenicek onu kestiremiyorum, kapatmak lazım şimdiden bi kaç dön...Ayyy! O ne lan anadolu kaplanı mı?... Ha yok kaplumbaymış."






Çekmeköy Sarıgazi falan o civar 13 yy.



Talebe göre devam edecek..

27 Ekim 2011 Perşembe

kediden de öte

üniversite 3.sınıftı. apartmanın giriş katında oturuyoduk 5 arkadaş. pencereyi örtecek perde merde olmadığından halka arz bi şekilde takılarak günleri geçiriyoduk. bi gün yine tüm mahalleye göt show yaptığımız bir pazar sabahında afyonun yerlileri gibi miyavlayan kedilerinden ayrı bir tını ile miyavlayan bir kediyi kulaklarımız farketti. hatta hep birden serçe parmaklarımızı kulaklarımıza sokup karıştırdık. sonra bu kulak muhabbeti sürdü, diğer parmakların kulağı karıştırmak için büyük geldiği, en ideal kulak karıştırma parmağının serçe parmak olduğu, her insanın kulak deliğinin ancak serçe parmak girecek boyutta olduğu ve tanrının bu tarz mucizeleri üzerine konuşmaya dalmıştık ki kedi tekrar miyavladı.

soğuk bir kış günüydü ama biz gençlik ateşinin üstüne bir de kombiyi harladığımızdan evde don-atlet dolaşıyoduk. hiçkimsenin götü yemedi balkona çıkmaya. ama ben sırf meraktan bi çıkayım dedim. hem dondurucu afyon soğuğunun böyle alttan alttan efil efil esmesi pek hoşuma giderdi. neyse bu fantezimi daha sonra anlatmak üzere geçiyorum. balkona çıkar çıkmaz bir kaç kara afyon kedisinin arasında, çingene mahallesine düşmüş etiler bebesi gibi sırıtan bir kediye rastladım. hay ananıskim o da ne! ne kadar da korkunçtu. bir gözü mavi diğeri ise beyaz mı ne skim olduğu belli olmayan bir renkte idi. bu yaratık evde donla dolaşan biz kafirlere tanrının bir mesajı olabilir miydi? tekrar "laaaaan yetişin!" diye bağırdım. attığım çığlık tüm mahalleyi inletse de kimsenin skinde olmadı, ama mutfaktan fatih koşarak geldi. "noldu lan hasan basri mi geldi?" dedi.hasan basri afyonun delisidir ve bazen gelir evleri özellikle de kız olan evleri ziyaret ederdi ama bu gelen o değildi.fatihe dehşete kapılmış bir üslup ile tüm olan biteni anlattım. "lan olum van kedisi bu ya ne kadar cahilsin amınagoyim" dedi. ardından odasındaki sigara dumanını yararak gelen hakan abi de van kedileri ile ilgili bir kaç anektod anlatınca korkum biraz dinmişti. dün gece fazla hırpalandığı belli olan bir kız arkadaş da kedi manyağı olduğunu, van kedisinin çok cins çok az bulunan bir kedi olduğunu ve "iyi para" ettiğini "ayyyy ııyyy cıııınnnıııım" iniltileri eşliğinde de söyleyince şortlu atletli biri olmama aldırış etmeden sokağa fırladım.

ve işte avım oradaydı. ayın 7sini getiremeyecek kadar parasız kalmış bir üniversite öğrencisi ne kadar tehlikeli olur bilemezsiniz canlarım. ben de işte bu tehlikeli zamanımda doğanın çetin şartlarına rağmen ayağımda sabo terlik ile avıma koşuyordum. kanlı bir mücadele olacağını düşünmüştüm fakat hiç direnmedi. "fisipisisifisi" diyerek kendisini apartmanın içine aldım. çocukluktan hatırladığım kadarıyla bu kediler böyle enseden tutup taşınıyordu.bende öyle yaptım fakat pahada ağır olan bu vanlı yükte de ağırdı ve külçe gibi laaaps diye yere düştü. "senin yapacağın işin amına koyim" der gibi baktı yüzüme. "kanka valla pardon lan" der gibi baktım bende, alttan almak zorundaydım zira bu hayvanın 500 lira ettiğinden bahsediliyor, yakalayanın kafadan 1 ay boyunca tavuk iskender yiyebileceği tartışılıyordu evde.

kendisini bir süre bimden aldığımız yarım yağlı dost süt ile besledim. arada bir leğende yıkadım tüyleri beyaz kalsın diye. günler geçtikçe birbirimize alışmıştık.kah gülüyor kah eğleniyor, yeri geliyor beraber hüzünleniyor birlikte ağlıyorduk.hatta yine bi alkol gecesi kediye bira içirmeye kalktığıma dair söylentiler var, muhabbeti o derece kurmuştuk yani.ama ne süte verecek ne de kendimi doyuracak param kalmamıştı. bi an evvel kendisini banknot paraya dönüştürmem gerekiyordu. evvela vga kameralı telefonumuzla-ki o dönem başka kameralı telefon yoktu- fotograflarını çektik. her fotografında "abi noldu" "lan noluyo" "ne çekiyonuz ki anlamadım şimdi" der gibi bakmıştı. belliydi, alışmıştı bize ve sonsuza değin beraberiz sanıyordu. fotograflarının altına "SATILIK VAN KEDİSİ İRTİBAT:05..." yazdığımızda kendi resmine bakıp bakıp o salak bakışını attı. okuma yazması olsa "adammısınız lan siz ciğerinizi skim" der çeker giderdi... şehrin en entel dantel tiplerinin takıldığı kafelerine bu ilanı yapıştırırken kendimden utandım. boynunda paris sen jermen atkısı olan holigan tipli bir adamın satılık kedi ilanı asması entelleri tedirgin etmişti.

paraya o kadar sıkışmıştım ki arayıp "400 veririm" diyen ilk adama "he tamam hayvan akşam sende abi" demişim. para değil mi işte insanın gözünü kör ediyor arkadaşlar. eve gelip de son sütünü içtiğinde gideceğini anlamış olmalı ki tam odamın girişine hiç de adeti olmadık bi şekilde sıçtı. belki de bi önceki gece kendisine artan hazır mantıyı yedirdiğimiz için de sıçmış olabilir bilemiyorum. kendisini uzun malboro kutusuna koyup yeni sahibine teslim edip canlıyı gördüğümde çok hüzünlenmiş, bir daha hayvan beslememeye yemin ederek yaş dolu gözlerle tavuk iskenderciye koşmuştum.

4 Ekim 2011 Salı

Rock'n Coke 2005 - Orada Gibiydik




-Efendim hoşgeldiniz rezervasyonunuz var mıydı?
-Efendim mi? Lord muyuz amınakoduğum "ağbi" desen bi yerin mi eksilir?
-Ama efendim yani üslup olarak...
-Sus yarağım sus, önlerde yer var mı?
-Sanırım yok valla
-Ba hemen moda girdi valla falan demeye başladı. Neyse gel lan yardıralım gidelim buluruz orda iki götlük yer
-Ama bi saniye...
-Lan sust!




-Abi "ben sizi her türlü sokarım içeri" dediğin bu muydu yani?
-Sokmadım mı olum daha ne istiyonuz lan?
-Abi gasp ettin resmen görevlileri, biz de kapıda adamın var, barmen arkadaşın, işletmeci yeğenin falan sandıydık
-Size yaranılmaz şerefsizim yaranılmaz lan, beğenmiyosanız siktirin gidin


"Beğenmiyosan siktir git!! Yeeaa!!"


-Bak şapkalı da aynını diyo
-Abi Ceza o repçi
-Heee o bu mu lan Ceza ceza diye diye kafa siktiğiniz. Kime dedi peki onu salladı öyle ortaya ama bize mi dedi lan yoksa öyle yaldır yaldır geldik diye.
-Abi arkadan haraket el kol falan şeyettilerse ona kızmıştır, bunlar hep böyle abi atarın giderin bini bi para, küfür kıyamet gırla...
-Valla mı lan? Takdir ettim şapkalı, aynen devam!!(bağırarak)... Yanmıyo mu lan o kalın şeyin içinde?


"Şimdi bas yooouu haydi bas yooouu"

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Acıklı Öykü ; Ananas'dan Irak Yıllar



Bugün dün gibi sıcaktı,yani ondan evvelki gün kadar sıcak ve evet muhtemelen yarın kadar da sıcak. Hal böyle iken herkes kendi çapında ve bazen kendi geliştirdiği serinleme ritüelleri içerisinde. Soğuk su içeyim, denize gireyim, duş alayım, dondurma yiyeyim de serinleyeyim gibi menapozlu teyze nidalarını andıran of puflamalar ile kalkışılan işlere üşenirim. Serinlemek için denize girmem mesela, çıkınca sıcak yine aynı sıcak zaten, vücudu yalandan tuza bulamanın manası nedir? Serinleyeyim diye soğuk "sarı su" içmem. Ulan içtiğin en fazla 2-3 derece soğukluğunda, insan iç ısısı 35 derece civarında.Zaten sen o kolayı fantayı artık her ne sikimse içer içmez vücut ısın ile beraber birleşiyor. Anlık serinlemelere kanıyorsun ondan sonra "oohhhh gaaaarrkkk pardon". Litrelerce işe dur. Hiç bana göre değil. Hele ki duş almak. Hazırlan soyun gir köpüklen giyin çat 10 dakika sonra yine sırılsıklamsın. Kombilerine aygazlarına yazık.

Neyse bu tarz içi boş, kandırıkçı serinleme aksiyonlarına nefretimi kusabilmişken konuma girişi yapayım. Her ne kadar böyle işlere karşı çıksam da "Alalım mı lan bi dondurma he soğuh soğuh eheheh" diyen adama da hiç dayanamam hemen "he he alalım" derim. Bunun serinleme ile alakası yok direkt olarak benim beleşciliğim ile alakalı. Nitekim bu gün de böyle bir durumda atölyemizin "saftirik" kontejanlı elemanı Hasan Abi gidip sikimsonik bir algida dondurması almış. Adı Fruttare. Bir de gidip Ananaslısından almış ki kafamda "Acaba bu adam bilerek ve isteyerek mi ananaslı aldı yoksa öyle mi denk gelmiş" sorusu belirdi bir anda. Pek uzun sürmedi bu soru işaretli durum. Ambalajda yapışıp kalan kısmı yalamayı henüz bitirmişken Hasan Abi "Amanas neli oluyomuş lan" dedi. Ananasa "Amanas" demesiyle zaten zincirin halkaları tamamlanmıştı da Ananası bişeyli sanması ile konu hakkındaki bilgisizliği hepten belli olmuştu. Ama katiyen "Ananas lan o öküz, tropikal meyve yarağım sen ne anlarsın git muşmula falan ye" demeyi düşünmedim. Zira 4 yıllık üniversite okumuş biri olarak (ne alakaysa amk) ben bile ananası daha 1-2 ay evvel ilk defa yemiştim.

Parasızlıktan mı artık yoksa böyle havalı bitkilerin gıda olmaktan çıkıp statü belirteçi haline gelmesi yüzünden mi bilemiyorum hiç yememişim lan ananas. Öyle bi denk geldi bi parça aldım geçen arkadaş ortamında.Ananassız geçen yıllarıma da yanmadım hani, bildiğin meyve işte sulu falan.

Ama mevzu o değildi. Ananas'ı daha 1 ay evvel tanımış ve şu an ananasın ne olduğunu bilmeyen biri ile ananaslı dondurma yiyen biri olarak "Lan olum çok acayip bi meyvemiş bu ya Almanyadan dayımlar getirttiydi de üfff çok lezzetli ya acayip lan" diye ballandıra ballandıra anlatmak gelmedi içimden. Yaşıtlarımın her gördüğü yeni kadın memesini bile Büyük Kanyon'u gezmiş görmüş gibi anlattığı bi dönemde ben artık hiç bi boka şaşıramıyorum. Hiçbir "yeni" şey beni heyecanlandırmıyor artık. "Ne ulan bu ilgisizlik, ne bu meraksızlık, olum kendine gel" diyecek yetkili mercilerim olan anam ve babamın da bana uzak kalması ile hepten hissiz bi ağaç tomruğuna dönüşmüş durumdayım. Arkadaş falan hak getire zaten, biliyosunuz.

Acaba diyorum bende bu haller ne zaman baş gösterdi. Ananası ne zaman ve en son kaç yaşımda iken yeseydim "Vuffff süpermiş laaaan" diyip koşa koşa arkadaşlarıma anlatırdım, bunu da bilemiyorum.

Milletin gençlik ateşi ya hiç sönmez ya da spesifik bişeylerle bi ölümle bi ayrılıkla bi manitanın süründürmesiyle falan söner de benimki neden böyle üstüne kedi işemiş gibi oldu abi?

2 Nisan 2011 Cumartesi

Eski Sevgiliyi Trafikte Görmek

-Aaa bu o değil mi ya!
-Kim o değil mi?
-Eski sevgilim Mehtap bu Şükrü Abi!
-Haaa şu seni terkedip zengin herife kaçan mı oluyodu Mehtap yok o Jale’ydi galiba, çıkaramadım hangisiydi o?
-O terk etmedi ya o terk etmedi! Ayrılma kararı aldık biz… Lanet cam neden açılmıyo ya
-Olum dur sarkma düşücen!
-Ulan kaltaaaaaak! Araba sürmeyi ne zaman öğrendin sürtüüüük, kime diyorum laaaaan!
-Sami sakin ol değmez bi kız için, kaza yapıcaz evladım!
-Aaaa üstümüze kırıyo ba ba ba, lan orospu makasa girmeyi de o züppe mi öğretti sana heee!! Bas Şükrü Abi geçelim şunu. Ulan orospuuuu! O zengin piçi mi çekti bu arabayı altına. Şükrü Abi biraz daha hızlı abi lütfen abi aaaa! Lan allahsııııııııız!

7 Mart 2011 Pazartesi

Şu Poşette Ne Var Lan Dış Mihrak?

"Tamam lan" dedi, "Bundan sonra sırf burokoliylen haşlanmış karnıbahar yiycez akşamları"... Destek olmalıydım. Oldum da; "Heralde ya sebze en güzeli, hafif hem lezzetli zeytinyağlı limonlu falan"

Kapı açıldı. Kapıdan girenin kimliğinden evvel ne getirdiğini merak eden insanım ben. Ve o hışırtılı ses. Poşet sesi. Müjdeler olsun! "Ulan ne geldi acaba?"

Sufle

Ve biz hep dirençsiziz, mağlubuz, dışarıdan gelenlere... Nutella'ya kaybedişimiz, Milka'ya Kola'ya teslim oluşumuz, Burger Kinglere, Mc.Donaldslara esir alınışımız hep dışardan geldikleri içindir.

İki lokma çikolatalı kakaolu mamül karşısında duyarlı davranan yanlarmın duyargalarına sıçayım, tabi sufle sınırlı sayıda. Bitebilir ya, tedirginim.

"Kaşık al da yiyek lan ehehehe" dedi.

Aldım, yedik.

4 Mart 2011 Cuma

Senden Çocuğum Olsun


"Senden çocuğum olsun istiyorum" dedi Berdan Mardini, Paolo Maldini, Berdan Lombardini.. Öf neyse.. Ben de Liv Tyler'dan istiyorum. Sıradaki çocuk Çanakkaleli Murat ve Murat Mobilya çalışanları için geliyor.. Liv'e mi benzer bana mı? "Huyları da aynı anasının huyu" mu der acaba, "Dayısı Mişel'e çok benziyo" mu der anneannesi? Babamın adını mı koyalım mı aşkım? Hadi lan! TC vatandaşı olacak benim yavrum, istikamet Ayvacık Nüfus İdaresi.

Milupa bebek mamasına param yetmez yavrum, Liv bak bu evi tek maaş geçindiremiyorum ben, çocuğu anama bırakalım o baksın kaç tane çocuk büyüttü. Bak biz nası sağlıklı olduk anam bizi organik besinlerlen beslediydi.

Poposu Ultraprima görmez, naylon bez tahriş mi eder acaba hassas cildini, e cildini de anasından alırsa..

Konuşması hali tavrı nice olur? "Heeeey deeedy beni disneylende götür" mü der yoksa ayağına lastik çizmeleri giyip evin önündeki çamurlu suya mı girer? Tırnaklarının içi siyah siyah mı olur acaba? "Beyzbol oynanmaz bu havada otur dersini çalış"

Pazardan pazara yıkanan Atatürk İlköğretim Okulu 3-B sınıfı öğrencisi mi olur, bilemem? Koleje mi yollar anası? "Varsa paran sen ver hanım"

Dedesi de bi yardım etmedi zaten "torunum" deyip bağrına basmadı, sünnetinde bi çeyrek altın bari ulan! Neyse "Servis gelmez kapının önüne kadar caddeye çıkarıcaz çocuğu Liv"

Mopak 60 Yaprak Çizgili. 2,5 TL

Aşkımızın meyvesi bu sene de kalırsa sınıfta sanayide bi ustanın yanına veririm haberin olsun Liv.

Bu çocuk ergenliğe girdi gireli çirkinleşti, kıllanıyorum bu işten.

Boşuna mı aldık Hollywood Yıldızı'nı.Çirkin neslimizin salahiyeti için.. Ulan Yüzüklerin Efendisi'nden Ayrıkvadi'den gelin aldık, bu muydu yani he bu mu ulan?

4 Şubat 2011 Cuma

Bir Anı


Bir nöbet dönüşü;


-Kurma kolu çeeeeeeeğğğkk!

Şraak!

-Bıraaaaaahhhh

Şrrkkşrraaaaak!


-Lan Çanakkaleli!

-Murat Çınar Çanakkale emret komutanım!

-Olm minibüs şöförümün lan sen?

-Ne, ney anlamadım komutanım

-Çek bakiim kurma kolunu

-Çektim.

-Bırak

-Bıraktım komutanım.

-Olm vites değiştiren minibüscü gibi bırakma şunu. Bi daha çek-bırak.

-Çektim

-Bırak bakiim...Lan yine!..Cıkcıkcık.. Modele bak bide kısa dönem olucak bu herif. Fortçu mudur ne boktur..


Başka da askerlik anısı anlatmam.

Askerlik iyi ama güzel, gidin yapın.

2 Şubat 2011 Çarşamba

500T'de Son Tango

"Satış işi bana göre değil lan" diye kendi kendime söylenerek çıktım şirketten. Gerçi muvaffak olup satışı yapmıştım ama içime sinmedi. Zaten hastaydım. Burun deliklerim ölesiye tıkalı. Kafam da ağrıyor, kaş civarı masaj yapıyorum anlıma kaşlarım dökülüyor. Ah Pantene aaah!

500T'ye böyle bir kafa ağrısı ve burun tıkanması hali ile dalıverdim. Paramı ödedim ve "Pardon" demeden kalabalığı yararak ortadaki cam kenarındaki demire götü dayadım. O kısımda hep bi kokteyle gelmişim havası var. İnsanlar kapıya yarım dönük duruyor bazen birbirine bakıp gülüşüyor falan. Sanki dans pistinde karı kesiyo ipneler. Neyse mevzu bu değil. Demire dayanmış yolu izlerken önümde duran veletin tırnaklarını yiyişi takıldı gözüme. Ulan tükürüklü elleriyle benim tuttuğum demiri tutuyor. Vay hijyen düşmanı seni diyerekten;


-Nabıyon olm elini ağzına sokup ellemesene şurayı

-Özür dilerim abi


diyince, dur lan dedim bu çocuk kibar bişeye benziyo yol boyunca içinden sövmesin bana gönlünü alayım biraz.


-Adın ne senin bakeyyihöhöhöhühü


dedim. Çok acı öksürdüm burada. Cümleyi anlamış olmasından şüpheliydim ki gözleri parladı kamilin. Dialoğa açmış zaar;


-Adım Mamutcan abi

-"He"si yok mu lan?

-Bilmiyom dedemin ismi

-Mahmutcan mıydı olm dedenin adı?

-Yok Mamut'tu

-"Heeee" yok mu olm bu Mamut'ta?


Yol boyunca başka bi muhabbetimiz olmaz sanıyordum. Ama bu Mamut hepten pislik çıktı. Tırnak yemeyi bırakıp hareket halindeki otobüsün camına kafa dayamaya başladı. Top gibi sekiyodu kafası salağın. Eğlenir gibiydi.


-Olm yapmasana lan

-Eheheh tamam abi yabmam


Yeditepe Uni. civarında durdu otobüs. Mahmut salaklıklarına yenilerini eklerken kapıda tanıdık bi sıfat belirdi. Temizinden 1 sene olmuştu görmeyeli. Selamı sabahı kesmek için onun bir sürü benim ise hiç bir nedenim yoktu. Yine de anlayışın alttan almanın dibine dibine vurmuştum. Hep öyle yaparım zaten. Kafamı sahil yönüne mi çevireyim, Mamut'a mı bakayım yoksa ilk selamı ben mi vereyim yoksa yanımdan geçip gitsin mi derkeeeen;


-Aaaaa Naaaağbeeer?


Adımı neden söylememişti acaba? Unuttu mu lan yoksa adımı. "Sınav dönemi ders notu istemek için yanaşan sınıf arkadaşı" gibi yanaşması ile bütün kredisini tüketmişti. Zaten hafiften de kıl oluyordum, arayıp sormama ve uzuuuun zaman sonra bu isim kullanmadan selamlama ile kendisine karşı çok net bi strateji ile "soğutma iğrendirme" yapmalıydım. 4.Levent'e kadar yolumuz vardı. Zaman müsait.


-Ah canım teşekkür ederim sen nasılsın?

-İyiyim ya okuldan çıktım, görüşemiyoruz yaa.

-Evet görüşemedik yaaa (ben daha da uzun yaaa ladım)


Elim o ara Mamut'un kafasında kalmış. Duygu karmaşasında uzuvlarım ne bok yediğini şaşırdı tabi.


-Bu kim? (aşırı suni bir gülümseme ile Mamut'a bakarak)

-Bu mu?... Ah bu eşimin oğlu Timothy

-Neeee! Eşin mi?

-Evet evlendim geçtiğimiz yaz, çağıramadım gerçi düğün falan yapmadık eşim ingiliz de, bi iş görüşmesinde tanıştık 2 ay sonra da evlendik, sade bi nikah oldu zaten.

-Ay şu an şoktayım ya hiç duymadık.

-Haydi Timothy arkadaşıma merhaba de; "Merhabaaaa"... desene lan (çimdirerek)

-Heeee, mereba abla

-Ya kafam karıştı biraz, sen bu eşinin ingiliz olduğundan emin misin, bu çocuk Türk sanki

-Haaayır Bernaa haaaayır! İnsanları ırk, dil, din ayrımına tabi tutmamalsısın lütfen

-Ya sana noldu çok değişmişsin dalga geçer gibisin evli falan diilsin dimi?


Filmin sonuna gelirken artık posta koyup önümüzden yeme zamanı gelmişti. Mamut o sırada camda hohhohlayarak oluşturduğu buğuyu yalıyordu.


-İlerle ilerle

-Ne anlamadım?

-Arkaya doğru ilerle

-Çok değişmişsin Murat çoook.


Söylenerek, çantasını ona buna çarparak arkalara ilerledi.


Gözlerim çok dolardı böyle hadiselerde, bu sefer dolmadı. Yüzümüz mü kösele oldu kalbimiz mi taşa bağladı bilemedim.


4.Levent'te 3ümüz de indik. Ben metroyla ofise döndüm, o büfeye bişey soruyordu. Mamut da eve gitmiştir heralde.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Impreza'lı Amcanın Dramı



Yer; Maslak Metro çıkışında servis ya da pahalı jip beklenen durak

Tarih; 28.01.2011

Saat:18.45

Trafik sıkışık oluyor zaten o kodumun yerinde, çok kurumsal bi semt ya Maslak, kati suretle toplu taşıma kullanmıyor şirket insanları. Her birine haşin ve bıyıklı birer şöförü bulunan beyaz servis aracı düşüyor sanki.

Adı otobüs durağı buranın ama, herkes ya X5'le gelecek erkek arkadaşını bekliyor ya bulduğu ilk taksiye atlayıveriyor ya da Mercedes servislerle ellerde notebook evlerine gidiyor. Zaten beklediğim 25A da katiyen gelemiyor, görünmüyor 4.Levent ufuklarında..

Ucu hafif ıslanmış çoraplarla üşüyerek beklerken bir amca tam da durağın önünde duruyor. Ama altında kırmızı renkli altın sarısı jantlı abartılı spoilerı olan bir Subaru Impreza ile..

Ulan kart zamparaya bak, Impreza ile manita avına çıkmış ama aradığı bıyıklı ablalar için saat çok erken. "40'ından sonra azanı teneşir paklar hacı emmi"..

Fakat bi terslik var hadisede. Amca durağın önünde durdu gidemiyor. Basıyor gaza, bağırttırıyor caaanım Impreza'nın motorunu da santim ilerleyemiyor.

45 dakikadır her karışını tavaf ettiğim durağın hakimi, ev sahibi moduna girmişim. Kapısının önüne park edilmiş mekan sahibi gibi "Hoooouu hacı amca noluyo yürüsene yaa" diyiveriyorum.

Amcanın ilk bakışı "Kolaysa sen kaldır mına kodumun cihazını" mesajını çok net veriyor.

Arkada bir kuyruk ki sormayın. Korna küfür kıyamet.. Gerçi acımıyorum ipnelere, bekleyenlerin hepsi ya Sarıyer'e Tarabya'ya rakı-balık yapmaya ya da İstinye'de pompaya gidiyor (Ya da bunlar sırf benim ipneliğim de olabilir)

"İtelim mi amca" diyorum. "Çalışan bir otomobili neden itelim ki?" diyor iç ses. Bir de bu işin eğitimini aldın sen diil mi? Kafama sıçayım.

"Yok yeğen yok" diyor hacı amca. "Benim oğlanın araba bu kaldıramıyom devriyajı çok sert balatayı yedi zaaar"...

Zorla kaldırdığı Impreza'nın arkasından "Devriyaj değil lan debriyaj debriyaaaj" diyecek oluyorum.

Oğlanın da Impreza sahibiyse sen de arkanda dizilen burjivalardansın hacı amca kusura bakma. Halbuki Kartal SLX ne de güzel yakışırdı sana..

Gel 25A geeeeel!

20 Ocak 2011 Perşembe

Sessizliğe Gömdüm İşverenimi


-Patron merhaba,

-Buyur, noldu?

-Arkadaşım bu akşam İngiltere'ye uçuyoda patron, onu uğurlamalıyım bi saat erken çıksam?

-Nohahahuhaha...

-Noldu ya?

-Arkadaş?

-Evet

-İngiltere'ye?

-Evet

-Senin?

-Lan evet

-Ahahahah ... Ay Allah iyiliğini vermesin.. İngiltere'ye uçan arkadaşın da mı var lan senin?

-Var, neden ki?

-Tamam tamam çık...Arkadaşı İngiltere'ye uçuyomuş yalanınıskim tövbestaağğffirulllhh...

-Yok lan yok tamam gerçeği söylüyorum; karıya gidicem ben patron ne zamandır vuruş yapamadım biliyon mu, karıları ayarlamadık daha onları bağlıycam. Diretiyolar, gecelik 500 diyorum ben onlar 600 istiyo, ev falan ayarlıycam, büyük vurgun olucak anladın? Uyuyan dev uyanacak aga.. Nohahahuhaha !! Hadi kaçtı ben, yarın erken bekleme beni.

(3 dk sessizlik)


Ofis sustu bizi dinliyor!

31 Aralık 2010 Cuma

Sen Allah'ın Bir Lütfusun

"Sen Allah'ın bir lütfusun" dedi Ebru Gündeş.

"Peeh!Lütfuymuş, hassktir ordan" dedim kısık bir sesle, halının kenarındaki püsküllerden bi parça koparmak üzereydim, hemde ayak parmaklarımla.

"Herkes Allah'ın bir lütfudur aslında, sen bile" dedi. "Bile" ye kızmadan evvel düşünmek istedim. Ben Allah'ın lütfu muyum değil miyim?

Tekil olarak değerlendirmem mümkün değildi zira püskülü söktüm söküyorum, beynimin bir kısmı oraya fokuslanmıştı.

Yüzeysel bir inceleme olacaktı besbelli; kime göre neye göre lütuf? Elimde duran tek parça portakala baktım. C vitamini var içinde, belli miktarda alındığında hastalıktan koruyor salya sümük dolaşmanı yatağa düşmeni engelliyor belkide.

Biyolojik yönünü geç; "Evde portakal var akşam televizyon izlerken yerim oh ne mutlu" diye düşünerek mesainin son saatinde neşeyle işine sarılıp, iş çıkışı koşa koşa evine giden adam var. Bildiğin mutluluk ve huzur öğesi olmuş portakal. Yılbaşında meyve tabağında da ortasahanın yükünü çeken isim oluyor. En fakirinden en zenginine herkes yılbaşı gıdaları arasında "Portakalda olsun" diyor..

Ya ben? Ne birilerinin derdine derman olabiliyorum, ne de birileri "Evde Murat var lan gidip muhabbet edeyim oh ne mutlu" şeklinde benle huzur bulmuyor. Yılbaşı partilerinin aranan ismi de olmuyorum mesela. Tabağa konsam gece boyunca hiç ellenmeyen yeşil elma dilimi oluyorum. Çürüyorum. Sonra çöpe...

Bu inceleme ve kıyas sonucunda lütfolan ile külfet olan ne kadar da net ortaya çıkıyor değil mi canlarım?

Aha püskül koptu.

-Naaptın ya ayı mısın nesin
-Kopuktu olm zaten.. Valla ya.

17 Aralık 2010 Cuma

Murat Wins!



-Günaydın merhabalar ben Ahu

-Evet

-... Garanti Bankası Hedehödö Şubesi Müdürüyüm

-Yani

-E Suat Bey ile görüşecektim ama

-Suat Usta mı? Heeee geliyo geliyo az bekle kapama

-Pekiii bekliyorum..

-Adım ne demiştin?

-Ahu efendim.. Geliyor mu Suat Bey?

-Geliyo.. Aaa dur lan muhabbete dalmış kamil Kaportacı Erolla.

-E ben daha sonra tekrar da arayabilirim

-Yok dur dur geliyo... Kredi mi vericeniz Suat Usta'ya

-Konuyu kendisiyle görüşürsem daha iyi olur.

-Kitliycen dimi faizli krediyi, çakal seni

-Anlamadım?

-Sus anladın anladın, adamın iliği kurudu lan faiz ödemekten. KOBİ'ye kredi diye diye kodunuz adamın amına.Siktiniz ebesini

-Aaaaa noluyor ya terbiyenizi takının

-Sus lan sus... Garantiymiş Müdürmüş Ahuymuş.. Ela gözlü metropol Ahusu! Kapitalist Ahu!


Usta gelir


-Al seni arıyolar

-Kim?

-Garantiymiş Müdürmüş Ahuymuş

-Ver ver hemen ver...Ahu Hanım merhabaaa...Alooo...Aloooo

-Kapamış mı

-Evet

-Terbiyesiz.


Sonuç; kredi çıkmadı. Murat bir günü daha kapitalizme kazık atarak geçirdi.


Alkış kıyamet galeyan...

2 Kasım 2010 Salı

Saatleri Geri Aldık Ama Ben Kıllandım

Saatleri geri aldık, tam da cumartesi gecesi. Pazar gününe fazladan 1 saat uyku ya da 1 saat fazladan faaliyet demekti bu. Ayrıca Eylül ve Ekim'de işe gitmek için kalkan insanların karşılaştığı o karanlık puslu soğuk havadan kurtulup daha aydınlık, güneşin hafiften ısıttığı anlarda işe gitmesi demek oluyordu.

Ben her zamanki gibi komplo teorileri üreterekten saatlerin geri alınması işinin de kapitalizmin bir oyunu olduğunu düşündüm. Mesela Eylül ve Ekim ayları boyunca yağmurlu ve kapalı havanın etkisi ile sabahları adam gibi uyanamamış, geç kalkmış ve dolayısı ile işe geç gitmiş idim. Gün boyunca da "Tam uyumalık hava hacı abi, çekicen battaniyeyi televizyon karşısında oh .mınakoyum" şeklinde söylemlerle sadece kendimle kalmayıp iş arkadaşlarımın da veriminden çalmıştım. Hal böyle iken ben ve tesir altında bıraktığım arkadaşlarım kapitalist şirketler adına daha az süre faal olmuştuk ve minik de olsa bu ipnetorları ziyana uğratmıştık.

Gelgelelim saatlerin geri alınması ile artık güneş doğmuş olarak işe gidiyoruz. Bi zindelik bi hareket bi çalışma aşkı falan. Herkes "Ay sanki gece yarısı oldu ama saat hala 9, ben uyuyorum" diyip erkenden götü devirip uyuyor ve sabahları Danimarkalı çiftçiler gibi erkenden kalkıp insanı tiksindirecek şekilde zinde ve hareketli oluyorlar. Tam da bunun üzerine havalar da ısındı mı anasını satiim! Kazanan kim oldu?

Şahsen bu dönemi; "Hastayım patron, valla bi kırgınlık var üstümde, üşüttüm galiba" diyerek sotede internete girip, makara muhabbetle, min. iş gücü üreterek geçiricem. Kapitalist güçler daha fazlasını hak etmiyor canlarım.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Ergenliğimin Katilisin BBG

Sıradan bir iş çıkışında yine Maslak Metro civarında bol götlü bir Beşiktaş-Sarıyer minibüsüne denk gelirim eve gider dünden kalma şiveps mandalinayı içerim diye düşünürken boş bir minibüs belirdi ufukta. Pek rastlanan bi durum olmadığı için bekledim acaba duracak mı diye. Durdu. Bindim. Paramı uzattım arka 4lüye doğru yönelirken tanıdık bir yüz, aha! BBG evinin abla misyonlu sarışın mature yengesi Hülya! Yanında da kendisinin 20 yıl sonraki halini before/after şeklinde sergileyen anası vardı. Diğer koltuklar dolu olduğundan, ve artık o tarafa doğru yönelmişken sike sike oturdum yanlarına. Pek bi yaşlanmış ablamız, eski hallerinden eser kalmamış. Hem yüzü eskitmiş hem bünyeyi. Nasıl eskittiği ile ilgili yorumu size bırakıyorum. Yol boyunca paso telefonla konuştu, fransız sokağında bi ev tutmuş tam sanatçı eviymiş mutfağı salonu şahaneymiş vs vs. Zaten bi süre sonra dinlemeyi bırakıp maziye daldım…
Ne günleri be. Sene 2001 olmalı. BBG evine kitlenmiştik ailecek. Bir tek peder bey “Kapatın lan bu munakoduklarımı mı izliycez sabah akşam” diyerek popüler kültür programlarına tepki veriyordu. Cem Yılmaz ekolünden Eray, jigolo şekilli Melih, elinde gitarla Tarık, manken Esra, sarışın civciv Hülya… Memlekette büyük sansasyon yaratmıştı, herkes tv ye kitleniyordu bu program başladığında. Kim kime salladı, kim kime aşık, yemek kavgası, bulaşık davası vs vs Bir de herkes bi yarışmacının fanatiği olmuştu. Bende Eraycıydım mesela. Sınıftaki kızların alayı Melihciydi. Bu Hülya’da Melih’in arkasında dururdu hep, biz de ipnelik arardık ardına “Bu Melih Hülya’ya çakıyodur lan kesin” diye ama o kadar kameralı ortamda nası çakıyodur açıklamasını yapabilen yoktu.

Amma boş şeylerle meşgul edilmişiz ulan, şu BBG dediğin yarışma bugünün evlendirme programlarına tekabül ediyor aslında izleyici kitlesi olarak. Taze boka konan sinek misali herkes izliyordu, gazı kaçtı o ayrı mevzu.

Tam bunları düşünürken Hülya Hanım Sarıyer’de inmek üzere kalktı. Hayvan gibi bir çantaları vardı ve minibüsten indirmeleri pek mümkün değildi. Beklediğim gibi “Şunu indirebilir miyiz yaa lütfen” dedi. “Eraycıyım lan ben!” diyesim geldi ama diyemedim. "Tabi ne demek dedim" indirdim… BBG… Ne acayipti lan.

Not: Pozlara bakın Allah aşkına, fantezi müzik sanatçısı sanki pezevenkler.

15 Ekim 2010 Cuma

Çünkü Sen Japonsun

Bugün mümessili olduğumuz Japon makine üreticisinden 2 adet Japon yetkili (belki de yetkisizlerdir, araştırmadım) bizi ziyaret etti. Neden ziyaret ettiler bilemiyorum, zaten ziyaret kelimesi karşılamıyor bu adamların gelişini. Ye iç gez eğlen oh .mına koyim! Ziyarete giderken insan bi tatlı alır bişey alır gelir, gerçi Tokyo otogarında pişmaniye satılıyo mu bilmiyorum. Neyse mevzu bu değil zaten.

Bu arkadaşlarla beraber teknik servisi gezerken çok tecrübeli ve Avrupa görmüş bi abimiz yanımıza gelip "Olum şunların tipine bak lan, biz Türkler çok üstünüz bunlardan.Bu adamlar nası dünya markası oluyo hayret" dedi. Heriflerin tipine bakınca bu abimiz haklı gibiydi aslında. Tacikistan'dan konteynırla ülkemize kaçak giriş yapmış gibi bi halleri vardı. Üstlerinde çok kaliteli olmayan giyisiler, şekil şemal bildiğin seri üretim çekik göz modeli falan. Ama deli gibi maaş aldıklarından adım gibi eminim. Mühendis çünkü bu elemanlar.

Tam bu esnada bizim yaşlı kurt yine "Zaten Avrupalılar da aynı bunlar gibi bi boktan anlamazlar aslında, ezberci bunlar abi, bizim pratik zekamız var biz bunları yer yutarız" şeklinde beyanatta bulundu. Madem öyle neden motoru biz değil de bu herifler üretiyordu, neden tüm markalar Japon Alman Fransız İtalyan malıydı da motor maketi yapacak teknolojimiz yoktu? Ve neden bu şeklini şemalini beğenmediğimiz Japonlara paso izzet paso ikramda bulunuyorduk? "Demek ki bizde bi ipnelik var" diye düşündüm. Bizdeki ipnelik az evvel "Biz varya biz bunları yeriz yutarız lan" diyen abinin takındığı çok bilmişlik ve kendini beğenmişlikten başka bişey değildi. Laftan ibaretiz, bi boku tam beceremiyoruz, ürettiğimiz hiç bi sikim yok, dünya çapında bi markamız yok...

Tüm bunları düşünürken çok sinirlenmiş bi şekilde bizim abiye dönüp; "Şimdi sorucam Japonlara sizden bi bok olur mu lan, biz Türkler sizi her kuluvarda sikertiriz diye. Ama adam taşak geçmez mi bizle he abi?" dedim. "Sor lan sor, söyle dedelerimiz kaç sene hapsetti bunları, çok korkarlar bizden. Çin seddini neden yapmışlar sor bakalım" dedi. Abinin bu konudaki Enformasyon eksikliğini yüzüne vurmadan "Tamam lan sorucam" dedim ama o an zihnimde ingilizce olarak sadece yes ve no kelimelerinin kaldığını farkedince soramadım. "Sen Avrupa görmüş oralarda bilmemkaç sene kalmışsın, senin ingilizcen vardır sen sor" dedim. O da sustu...Belli ki onda da ingilizceden sadece yes ve no kalmıştı.

Daha hiç bişey söylemeden yerin dibindeydik zaten. Komplekse soktunuz lan bizi kodumun çekik gözlüleri. Defolun lan!

29 Eylül 2010 Çarşamba

Ölümcül

-Peki ölümden korkar mısın?
-Yok yeaa ne korkucam… Günü gelince hepimiz ölücez...


Fazla özgüven mi yoksa boş cesaret mi bilemiyorum ama özenirim “Ölümden korkmuyorum” diyen adama. Sanki az sonra cepheye gidicek kodumun cesuru. Ses tonunu da ayarlayıp söyledi mi ortamda (bir başkası “bende korkmuyom lan” diyene dek) kral odur. Ölümden korkmayan adam… Vay babayın kemüğüne!

Ben ölümden korktum bi dönem.

Tam ergen olmak üzere idim sanırım. Ebeveynlerin İstanbul’a gidip bizi eş dost akrabaya emanet ettiği günlerdi. Akrabalarımızın yanına sürüldük. Gerçi evde biri benden üç yaş büyük kız, diğeri de iki yaş ufak erkek kuzenimiz vardı. Oraya gitmek o evde iki üç gün geçirmek eğlenceli olacaktı. muhtemelen. Ayrıca onların da anne ve babaları bi yerlere gitmişti. (O dönem ebeveynler neden hep bi yerlere gitmiş bu da araştırılmalı ya neyse..)

Okulda bi kaç kez kulak misafiri olmuştum. Bi adam varmış, bi şarkısı varmış bunu duyanlar ölüyomuş kendini kesiyomuş asıyomuş falan. Önce pek ilgimi çekmedi. Saçma geldi. Daha sonra herkesten duymaya başladım bu muhabbeti. Arkarabalarda kaldığımız üçüncü gün falandı. Benden daha büyük ve ergenliğe girmiş haliyle adı aşk meşk ve çıkma olaylarına karışmış kuzen elinde 90lık Raks Müzik yazan bi kasetle gelip “Bak sana bi şarkı dinletçem bu şarkıyı yazan çocuk yazdıktan sonra intihar etmiş kendini. Şarkıyı dinleyen 7 kişi de kendini öldürmüş”

Ananıskim ulan ne güzel mortıl kombat oynayıp aburcubur yiyoduk ebeveyn yokluğunda! Nerden çıktı bu şarkı? Tövbe tövbe… Gözlerini hayretle açmış benim de şaşırmamı bekler gibi bakıyordu. Hafif titrek bi sesle “Aaaa neden ki?” diye sorabildim. “Adam bunu sevgilisine yazmış kız bunu terk etmiş ondan sonra da …..” muhtemelen yarısını kendi yazıp yarısını da başkalarından duyduğu bir hikaye ile ağzıma sıçmıştı. Elinde tuttuğu kasedi takıp şarkıyı dinletecek diye ödüm bokuma karışıyordu. “Ya bende şarkıyı dinleyip kendimi kesersem! “Ya sevdiğim bi kız varsa, beni terk ederse”

İç sesimle kendimi sorgulamaya başladım; “Seviyo muyum abi ben birini, yok ya. Ama var bi kaç kız da öyle çok sevmiyorum yani kendimi niye atıyım abi balkondan atmam ya yok yok atmam”

Bu esnada kuzenim kasedi takıp boşunu almaya başlamıştı… Engel olamamıştım ve işte aha elektrogitar sesi…. Hakkaten irkilten bi ses çıktı Roadmaster marka teyipten. Ama sonra…

Sadece “ölüreeeem… seeeeeen...” ve “gözlerindeeeeeen ” kelimelerini seçebildiğim, bildiğin kuzu gibi meleyen bir adam sesi... Kuzenim etkilenmiş gibi şarkıya eşlik ediyordu ama ben bu meleyen adamın söylediği sözleri bile seçemiyordum. Şarkıdan etkilenmemiş ve ölmemiş-öldürmemiştim kendimi. Bu aragaz ve güven duygusu ile “Skerim lan!” diyip teyibi kapadım. Kuzenim “Aaaa noldu ya dinlesene bak adam kendini kesmiş…” derken “Sus lan sus” diyip duygusallıktan uzak çok materyalist söylemlerle aşk meşk işlerini bokladım, kendini öldürenleri aptallıkla suçladım vs vs… (Yıllar sonra üniversite yıllarımda Murat Kekilli şarkısına benzer bi hikaye ile patlayan “Hayalet Sevgilim” isimli eser içinde aynı görüş ve yorumda olmam da ne kadar düz bir çizgide ilerlediğimin kanıtı değil midir canlarım? Tahta gibiyim, 23 yıldır dümdüz.)

O gün bugündür ölümden korkmuyorum desem yalan olur. Bi kaç kez karşıdan karşıya geçerken falan ödüm bokuma karışmadı değil. Depremlerde falan da tırstık bayağı. Ölmekten korkarım ama Murat Kekilli’den asla.
Resimler için ShEker_ChoCuX_93'e teşekkürler.