24 Ağustos 2016 Çarşamba

Aşkımızın Demonte Meyvesi

Boş ev bulup azmak sadece erkeklere has bir durum değil. Kadınlar da azıyor. Pardon, düşündüğünüz gibi şehvet dolu bir azgınlık değil bu. Evi eşyayla, mobilyayla dekorasyona dair ne varsa onunla tıka basa doldurmak gibi bir azgınlık türünden bahsediyorum. Mobilya fetişi var mı bilmiyorum ama varsa kadınların birçoğu buna hazır bulunuyorlar.

Neyse, bizimki de boş bir daireye sahipti o sıralar. Hem de bomboş. Sadece bir yatak odasını ve mutfakta iki üç rafı dolduracak eşyasının yanına bir evi ev yapacak her şeyi eklemek lazımdı. Yollara düşüldü ve adres belliydi; IKEA

Birkaç IKEA seansından sonra ev hafiften gerçek bir yuvayı andırmaya başlamış ama hala eşi dostu akrabayı ağırlayacak bir koltuk takımı alınamamıştı. Bunun için son kez IKEA yolları tutuldu. Bu kez yanımızda başka bir çift de vardı.

Ben çocukluğunun bir bölümünü çekyatta geçirmiş bir taşra evladıyım. Üstünde uyur, altında bilcümle eşyamı saklar, icabında içine girer saklanır, icabında üzerinde sıçrayıp bir diğer çekyata “Peruzziiieeee” diye bağırarak plonjon yapardım. Bizim oralarda evde iki çekyat varsa; iki çocuğa yetecek her şey var demekti. Ama şimdi işler değişmişti. Çekyatta çorapla uyumanın sığırlık olduğu bir sosyal çevreye nasılsa girmiş bulunuyor ve artık “Lan bunda rahat uyunur mu, altına hurç neyim koysak alır mı" diye değil,”Hımmm evet tam dizi izlemelik koltuk yahu” ya da “Bunun üstünde çok güzel Orta Çağ Alman Edebiyatı okunur üstadım, bunu alalım” şeklinde konuşmam gerekiyordu.

IKEA kaotik bir yer. Esenler-Bağcılar hattında olunca durum daha da üzücü bir hal alıyor. Duruma hafta sonunu ve pazar gününü de eklerseniz, cümbüşü üç aşağı beş yukarı hayal edebilirsiniz. Koridorlar, stantlar, ürünler, insanlar ve sesler IKEA’da birbirine o kadar benziyor ki bir anda kendinizi orada bir dekor, söz gelimi zigon sehpa ya da çok ergonomik bir sandalye zannediyorsunuz.

Etiketteki font bir süre sonra gözünüze o kadar aşina hale geliyor ki rakamları seçemez, fiyatları, ürünleri ayırt edemez oluyorsunuz. Yürümek çok yorucu. İnsanlar yatak süngeri gibi enerji emiyor. Çoğu çift IKEA'ya “kayın” konseyi ile çeyiz meyiz bakmaya geldiğinden, uzlaşıdan çok uzak diyaloglar, ekşiyen suratlar, mırmırmır söylenen ağızlar bitmek bilmiyor.

Neyse ki biz bir oturma grubu ya da artık adı her ne sikimse üçlü beşli bir koltuk aradığımızdan deneme amaçlı oturabiliyoruz. “Aşkım bu nasıl?” diye sorulduğunda birkaç saniye oturur vaziyette “Lan bi dur bi soluklanalım” demeye kalmadan “Hakikaten çok rahatmış yahu, ne kadar bu” diye dikiliyorum. Fiyatlar anasının amı gibi tabi malum. Fakir ruhum teselliyi hep daha ucuzlarda, “Bak bebeğim bu da güzelmiş, hem fiyatı da iyi” dediğim koltuklarda arıyor.

Ama IKEA’da ve dünyada ucuz olan her şey artık hakikaten yrrak gibi sevgili okurlarım. Gönül rahatlığıyla bir ucuz mal övemiyor, “Ne de avantajlı fiyata aldım be, oh ulan koydum çocuğu resmen” diye sevinemiyoruz. Her şeyin iyisi var. Rakamlar ortalama bir Murat’ın maaşını ikiye falan katlıyor. Ay sonuna doğru İsveç suntası yemek istemiyorum ama gönül hep iyisini istiyor.

Saatler geçiyor ama bir şekilde birini seçip beğeniyoruz. Bana sorarsan oradaki koltuklardan herhangi birisi işte, bi' numarası yok. Keşke mahalledeki mobilyacıdan o paraya iki tane çekyat alsak, evin içinde çekyattan çekyata seninle "Peruuzzzieeee" diye bağıra bağıra atlasak diye düşünüyorum. Arada dayıngil amcangil geldiğinde çarşaf serip açsan, onların da İstanbullarda bir kapısı olsa... Olmuyor tabi, yuvayı dişi kuş yaptığından boynumuzu büküyoruz ve afilli IKEA koltuğuna yazılıyoruz.

Neşe içinde koltuğumuzu alacağımız bölüme doğru ilerlerken bir bebek görüyoruz. 

Ben artık IKEA'daki her boku ürün olarak gördüğümden yanağını sıkmak yerine bebeğin etiketini arıyorum. “Ay çok güzel bebeeeeek” deniyor. “Demonte mi geliyor lan bu” diye düşünüyorum. “Aşkım baksanaaaa” diyor. "Alyanla toplanmaz bu mınakoduğum, hassas malzeme elimizde kalır" diyorum içimden. 

"Ne şirin yaaa" diyor. “Siktir et biz daha iyisini yaparız” diyorum. 

Nasıl olsa onun da iyisi vardır.





24 Temmuz 2016 Pazar

Zaman Beni Neden Kovalıyor?

Zaman beni neden kovalıyor?

Her şey işte tam yerli yerindeyken nereden bu geç kalmışlık endişesi? Bitişini işaret eden 3-5 rakam mı gençliğimin, yuvarlıyor beni bu yokuşun sonuna.



Zaman beni neden kovalıyor?

Uzaktakilerin mutlu haberleri mi beni bu derde sokan?
Önce acı acı gülümse, sonra günlerce kıskan…

Menzili mi kaçtı çağımın yoksa? Ben de değil miydim hepsi gibi sevimsiz, hepsi gibi sıradan.



Zaman beni neden kovalıyor?

Bilmiyor mu kelime kelime her sözden, bakış bakış her gözden çıkarana kadar bırakmadığımı. En yalan sevincin, en boktan hüznün hesabını.



Zaman beni neden kovalıyor?

Neden şimdi, neden! Mukadderatın karanlık katında, günlerim tek haneye mi düştü yoksa! Hem de daha şu üçlü beşli yaşımda...



Zaman beni neden kovalıyor?

Çarpışmaya ramak kala gözleri yummak gibi böylesi.

Ölürsem,
“Ömrüm en kısa bir andı, tadını alamadan geçti…” 

Kalırsam,
Zihnimde tekrar eden, sonsuz bir dehşet sahnesi.






2 Temmuz 2016 Cumartesi

Süreyya #2


Süreyya #1



-Kaçak varmış oğlum zaten


-Ya bırak ne kaçağı kesin ibnenin biri yapmıştır.

-Ulan kaçak varmış kaçak, geldi baktı adamlar.


....

Nedense ayakkabılarını çıkardı. Gözleri, yıllar sonra bile o kahverengi zevksiz terlikleri aradı.

Boş evin içinde bir cam fabrikasının enkazı üzerinde yürür gibi ürkek ürkek attı adımlarını ve yatak odasına ulaştı.

Tertipli gibi görünen odaya bir şöyle bir göz attı. Çıplak ayaklarının parmak uçlarında hissettiği dökülmüş uzun saçlar onu şaşırtmadı. Güzel ama kirli, hala kirliydi. 

Az evvel Servet'in ölü kokusunu arayan burun delikleri, bu kez bir kadın ve erkek parfümünün karışmış ağır kokusunu solumak için açıldı. 

Yatağa uzandı ve karşısında kendi penceresini gördü. 3 yıl boyunca burada olanları izlediği penceresi...

3 yıl boyunca her sevişmede, her öpüşmede, her kavgada, her barışmada o da vardı. Onlar yatakta, Süreyya pencerede.

Her sevişmeden sonra onlarla birlikte yaktığı binlerce sigara... Her kavgalarından sonra yuttuğu avuç avuç antidepresan... Onlar birbirine her sarıldığında sağ bacağına, babasının çakısından bir çizik daha...

Yataktan hınçla sıçradı. 3 yılın öfkesi, kaşlarına birer enkaz gibi çökmüştü. Tüm odaları dolaşıp her pencerenin kapalı olduğundan emin oldu.

Kolilenmiş eşyaların arasından geçerken aniden donakaldı. Bir torbaya gelişigüzel doldurulmuş fotoğraf yığını arasında hemen fark ettiği iki mutlu yüzü eline aldı. Yüzlerden biri kendisine aitti. Güleç, çizgisiz, gürbüz yüzüne uzun uzun baktı. Ama o günleri özlediği için değil, diğer yüzle göz göze gelmemek için. Diğer yüze sadece bir an için bile baksa, yapamazdı.

Mutfağa girdi ve bir taburenin üzerine yığıldı. Gecenin üçüncü kokusunu solumak üzere açıldı burun delikleri. Ve kim bilir hangi eski Sovyet diyarından akıp gelen havayı ciğerlerine dolu dolu çekti. 

...




Çin malı telefon alarmlarının acı acı çalmasına, halı desenlerine boş boş bakılmasına, akşamdan kalmaların mezeleri öğüre öğüre kusmasına, üst kattaki üniversitelilerin küfürlü sekslerinden dayak yemiş gibi uyanmasına ve Kapıcı Ali'nin ölü bulunmasına dakikalar vardı.

...

13 numaranın kapısı son kez açıldı.


Uykudan buğulu bir çift mavi göz şüpheyle parladı. İki burun deliği bir kurbağa gibi, ama bu kez güldürmek için değil solumak için inip kalktı. Sokak lambasının mutfak camından süzülen son ışıkları tanıdık bir silueti aydınlatıyordu.


El alışkanlığıyla koridorun ışığına uzanan bir parmak, mahalleyi bir hafta içinde ikinci kez büyük bir sesle ayağa kaldırdı.

..

13 numaralı daire, içinde Süreyya ve ona ait olamayan herkesle, her şeyle havaya uçtu.

..

-İkisi de ölmüş mü lan?

-Herif yanmış, kömür olmuş ama karıyı kurtarmışlar. Hamileymiş...

-Ali ayısını da kesmişler he?

-Ali'nin anasını sikiyim...




24 Haziran 2016 Cuma

23 Haziran

-Lan Erkan bi eksik...

-Ne diyon hoca? Kafam kazan gibi zaten.

-Lan olum mahkum eksik, mahkum!

-Haaa... Birini hastaneye götürdüler duruşmadan sonra.

-Niye lan noldu?


Haziran'ın 23'ü, birkaç gün sonra da yirmili yaşların en civcivlisi 22. Elimde 8 terli kelepçe, önümde 7 terli mahkum. Emekliliğine günler kalmış ama canından da bezmiş kolları çizgi çizgi, göbeği boğum boğum bir de uzman çavuş.

-Ara üstlerini.

-Emredersiniz komutanım!

-Bırak lan, arama bırak!



Afallıyorum. Kesin bir bok yedim, kesin sıçtım batırdım ki ataletinden kokan herif belki de yıllar sonra bir mahkumun üstünü aramaya girişiyor. Kenara çekiliyorum.

Nefes nefese kalıyor ama arıyor 7 mahkumun üstünü uzman çavuş. Kimi gaspçı, kimi karısını kesmiş, kimi teyp hırsızı, kimi davarını vurmuş komşusunun. Kızını sikeni uzakta tutuyoruz. Sikmesinler diye. Ama sikişte sıra bana geliyor. Uzman son mahkumun da işini bitirip baş efendiye teslim ediyor.

-Sen bu mahkumları nasıl arıyorsun lan amına koduğumun...

-Neden noldu komutanım?

-Çağırın lan mahkumlardan birini, çağır baş efendi.



Geri dönüyor kızını siken. Sanki ona göre bir şey varmış gibi sırıta sırıta.

-Ara bakayım.


Paçalarına bir panter gibi dalıyorum kızını siken şerefsizin. Kabahatimi saniyede 100 kere düşünüp 1000 kere bulamıyorum. Arıyorum.

-Çıkar ayakkabılarını.


Dokuna dokuna yukarıya doğru sağ bacak, sol bacak. Sanki her seferinde yapıyormuşum gibi, görsün diye uzman çavuş elliyorum şerefsizin kızını siktiği yerleri.

Cepler, ceket, gömlek... Sümüklü bir mendilden başkası yok.

-Bitti komutanım.


Sessizlik oluyor cezaevi kapısının önünde. Çaycısından gardiyanına, mahkumundan hademesine herkes bakıyor.

-Ağzını aradın mı mahkumun?


"Bu nasıl bir gönderme ulan" diye düşünüyorum. "Sen bilir misin böyle incelikli laf işleri. Ne demek ağzını aramak?"

-Hayır komutanım, mahkumlarla konuşmam.


Gözleri fal taşı gibi açılıyor ayıboğan uzmanın. Onun teşbihten anlamadığını ben, acı acı anlıyorum.

-Ulan salak, ulan gerizekalı! Adamın ağzını açıp baktın mı diyorum sana!


Tutup açıyor herifin ağzını kendi elleriyle. İki adım geride duruyorum. Kızını siken şerefsiz azarlanmış halimden histerik bir zevk alır gibi sırıtıyor o ara. "Seninle baş başa kalırız" diyecek gibi oluyor gözlerim, ama fena karıştı çarşı.

-Ulan salak, kız kaçıran dallamanın ağzını aramamışsın, karar duruşmasında herife 30 sene giydirdiler adam naaptı?

-Na..Naaptı komutanım?


Aklıma gelenleri hatırlamıyorum. "Saatleri dakikaları saniyeleri sayan bu uyuşuk ayı bile celallendiyse, karakol başçavuşu beni kazığa oturtur" diyorum içimden.

-Ulan salak, ulan dangalak oğlu dangalak!.. Herif ağzından jilet çıkarıp kendini kesti lan, ölüyodu lan herif!

-....

-Siktir git gözüm görmesin seni!


23 Haziran, komşusunun kızını dağa kaldırıp siken, yetmezmiş gibi bir de öldüren bir yaratığı düşünerek geçti. İçine 2 adam girdiğinde diğerinin götü dışarıda kalacak kadar küçük bir odada, bir X-RAY ekranının önünde içim içimi yedi durdu.

Hayat, 22'ime basmadan bu vahşeti tattırdı bana. 3. sayfa haberlerinde okudukça "Anasını sikiyim böyle memleketin" dediğim olaylar, hayatıma manşetten giriş yaptı.

Mahkum cezaevine bir daha dönmedi. Belki benden sonra... Belki de benden gizlediği jilet, bilmemnerelerini ölümcül hallerde kesti, biçti.

Hayatlar işte, bu kadar birbirine bağlı ve bu kadar ince bir çizgide.





22 Haziran 2016 Çarşamba

Süreyya



-Bu şerefsizin… Ighh…. Ölüsü bile külfet be!
-…
-Ne kaldı şimdi sana… Ighhh…. bu inekten?
-…

Ali küreği isyan edercesine yere bıraktı. Yağmurun göle çevirdiği toprakta çizmelerini sürüye sürüye zorla bir iki adım attı ve bakışlarını yere dikmiş olan Süreyya’yı uyandırmaya çalışır gibi bağırdı.


-Ulan neyiniz var ki zaten hepi topu 2 daire! 2 daire için mi boğdun lan kardeşini?
-…
-Vay enayi ya, ulan millet tahta çıkmak için boğdurur biraderini, bizim hıyar da…


Hayat boyu bir ölüyü kokluyor gibi yaşamıştı. Yaşamının her zerresine hükmeden o ölü kokunun kaynağı anasının amını çoktan boylamıştı ama hala aynı şeyi soluyacakmış gibi bir iç çekti Süreyya;


-Pişman etme beni, rica ediyorum.


Geberene kadar zerre pişmanlık duymayacağı ilk işi layığıyla yapmıştı zaten. İkincisi için de bu Ali salağına ihtiyacı vardı. Alttan aldı, bir daha almayacaktı.

Kapıcı Ali küreği son kez salladı ve tümseği her an yağmurla eriyen mezar kapandı.

Vişneçürüğü üzerine macun sarısı bezeli 89’ Kartal’a koştular hızlıca. Yağmur hızlanmıştı. Süreyya, giderek bir balçığa dönüşen bu korsan mezara bir an için bakıp midesindeki acıyı körükledi. Şimdi ise açılan ama bir türlü kapanmayan torpidodan bulduğu bezle acele acele ellerini siliyor, içinde bulunduğu arabanın her noktasından ölesiye tiksiniyordu.

Ali davarı kürekleri bagaja attı. Ağzının ucunda erken boşalma rekorunu egale edişinin tadını çıkarır gibi duran bir sigarayla arabaya bindi.


-Atar mısın o sigarayı
-Ne ulan, Servet’i boğduğun gibi bizi de mi boğarsın yoksa… Tamam tamam attık.


Kendi halindeki radyoya ikisi de dokunmadı. Radyo 3’ün Gece ve Müzik introsu, Süreyya’nın kulaklarında o anı yıllarca hatırlatacak birkaç nota bırakarak geçti ve devam etti.

Tek şerit orman yolunu seyrek sarı sokak lambaları aydınlatıyor, Çorum kaloriferi pis ama bağımlılık yapan bir sıcaklığı arabanın içine mütemadiyen yayıyordu. Önce orman yolu bitti, sonra tünel. Ve işte mahallenin laz müteahhit işi zevksiz apartman ışıkları.

Kapıcı Ali denen şerefsiz kendinden o kadar emindi ki, sanki her akşam evine bir ceset gömüp geliyor gibiydi. Ceset tutan elleriyle eşyalara dokunuyor, ekmeğini bölüp yiyor, karısının odun gibi beline o elleriyle sarılıp sikişiyor gibi rutinindeydi.

Mühim iş becermiş Orta Anadolulu vakarı ile arabayı apartmanın önüne yanaştırdı. Kontağı kapadı, farları söndürdü ve maceraperest bir velet gibi heyecanla Süreyya’ya doğru döndü.


-Eee şimdi napıyoruz?
-Hiç, eve çıkar uyurum.
-Bitti mi yani? Vay be.


Süreyya ağzından senetle çıkan laflara yenilerini ekleyerek bu ayıboğana daha fazla borçlanmak istemiyordu. En kısa cümlelerle karşı dairenin anahtarını nasıl alabileceğini düşünüyordu.


-Bana bizim diğer dairenin anahtarı lazım
-Hee… E taşınsınlar hele, sonra veririz
-Hemen lazım.


Kapıcı Ali işkillendiğini belli etmese de kendi önüne doğru döndü. Uzayan sokağın en karanlığına doğru birkaç saniye baktı. Aklına dünyanın en acı gerçeği düşmüşçesine bir ağırlık çöktü. Kafası boynundan uzadı ve direksiyonun üzerine doğru eğildi. Süreyya göz ucuyla Kapıcı Ali’yi kesiyordu. Ali bu toprakların gördüğü en kalifiye salaklardan biriydi, anlamıştı.


-Yazık değil mi be, karı hamile diyorlar?
-Karı anandır ulan.


Kapıcı Ali bu çıkışı bir şaka zannetmişti. Acı acı gülümsedi. Safran sarı seyrek dişleri, dudaklarının arasından gelişigüzel dizilmiş birer put gibi belirdi. Birkaç saniye sonra ise muazzam bir kırmızılık o rezil ağzı kapladı ve çenesinden aşağıya dek tüm boynunu boyadı.

Süreyya babasının bilmem kaç senelik hatıra çakısını Kapıcı Ali’nin gırtlağına saplamıştı. Vaktiyle babasının 2 metrelik orkinosu en ufak kılçığına kadar temizlediği rivayet edilen o meşhur çakısı, şimdi 2 metrelik bir ayıyı temizlemişti.

Güne muhakkak mükellef kahvaltılarla başlayan amir ve memurların, kocasından tırsan koca götlü ev kadınlarının ve konserve servislerle okullarına seğirtecek bilcümle piçin Kapıcı Ali’den ekmek, süt, yumurta beklemesine yaklaşık 5 saat vardı.

Ali’nin cansız ayı bedenini geriye doğru yıktı, etrafına bir bakıp belinden anahtarları söküp aldı.

Radyo 3’ün Gece ve Müzik introsu tekrar döndü. Ve ardından Rodrigo’nun Gitar Konçertosu…



Karşı kaldırıma geçti ve apartmandan içeriye girdi. Her basamakta dizlerinin bağı çözülecek gibi oluyor her basamak sanki üzerine Servet’in, Kapıcı Ali’nin ve işte müstakbel maktüllerin ceset ağırlığını üstüne yüklüyordu.

13 numaralı kapının önünde güçlükle durdu. 3 yıl önce küfürlerle çıktığı kapıyı 3 yıl sonra zihninde Rodrigo’nun Gitar Konçertosu ile açtı.

devam edecek...

29 Mayıs 2016 Pazar

Dahası Da Var



Daha iyisini hak ettiğini düşünecek ve seni bırakacak. Daha iyisini bulacak. Senden daha iyi olduğunu düşündüğü, ondan daha iyisini bulacak. Sen de daha iyisine dikeceksin gözünü. İnsan cisimleşip modelleşecek. Her yıl daha hızlısı, daha gösterişlisi, daha beceriklisi çıkan telefonlar, otomobiller, bilgisayarlar gibi. Daha iyisi hep bulunacak. Nihayetinde insan, modası geçen bir eşya olduğunu parıltısız gözlerinde boş bakışlarla, uyuşuk bir maddecilikle kabul edecek.

Her şeyin daha iyisi, eskidikçe güzelleşeni kahredecek.

İnsan, kendi elleriyle kendisini araba mezarlığına park edecek.

10 Haziran 2015 Çarşamba

Mutluluktan Bir Haber Ver Seçmen Kağıdı


Bu milletin derdi baskıcı yönetimle, dolandırıcılıkla, siyasileşen yargıyla, çiğnenen hak ve özgürlüklerle değilmiş abi. Bu milletin derdi AKP'yle falan da değilmiş. Değişikliğe müptela olmuşuz biz. 13 senedir değişmeyen tek şey ne ise ne yaptık ettik onu da değiştirdik. Şu an herşey değişik ve değişen şeyler üzerine konuşmanın tartışmanın zevkini çıkarıyoruz. "Lan nasıl değiştirdik be resmen depdeğişik bişey oldu. Şimdi dur bak şu HDP'yle MHP'yi de birleştireyim... Oha süper değişik bişey oldu" Bütün ülke 2 yaşında bebe oldu, legolarla y.rrak gibi anlamsız şekiller oluşturup tebessüm ederek anasına "BAK NAAPTIM" diyor resmen.

Bir de arkadaş bu koalisyon yokken biz ne konuşuyormuşuz be. Ulan yıllar yılı sadece ekmek maden suyu alıp siktir olduğum mahallenin sabah akşam halk tv izleyen kemalist bakkalına bugün "Abi sence bu Tayyip neden görüştü Baykalla?" diye sordum. Herifin gözlerinin içi parladı be. Yıllarca iki kelam edemediği benimle bu paydada buluşmak onu adeta bulutların üzerine çıkardı. "Kendini kurtarıcak kardeşim kendiniiii. Bu şerefsizi zaten Baykal vekil yapmıştı hatırlasanaaa..." diye uzata uzata konuştu benimle. Bakkal bile koalisyonla galeyana geldi.

Ajansta HDPli eleman var. Canım sıkıldıkça koalisyon muhabbeti açıyorum. "Olum MHP AKP'yle bir olucak asıcak Apo'yu" diyorum delleniyor. Başka bir yerde "CHP MHP HDP koalisyonu olabilir" diyorum, pamuğa dönüyor herkes, halay çekip birbirimizi öpesimiz geliyor.

Oylar verilir seçimler gelir geçer partiler açılır kapanır ama böyle "Lan sıkıldık, kahvede gırgır twitter'da taymlayn akmaz oldu. Devirelim hükümeti inelim meydanlara" diye günden değiştirmeye alışırsak siki tutarız. Dolar bi seneye kalmaz 10 lira olur. Ama olsun be. Seçim bizde kan oldu can oldu be. Şimdi bakmayın erken seçime burun kıvırıyor herkes ama 10 gün sonra can sıkıntısı başlayınca ufaktan ufaktan herkes "Bi seçim olsa da oran hesaplasak, oy pusulasının fotosunu paylaşsak, koalisyon formülü kursak da façeden yan komşunun AKPli oğluna laf soksak" diye kıvrım kıvrım kıvranıcaz.

Seçim arsızı olduk artık, ne istikrar ne hak ve özgürlükler ne de 1500 lira asgari ücret paklar bizi. Gönder erken seçimi gelsin.


24 Kasım 2014 Pazartesi

İhlas Yayınları Işığında Dolu Dolu Bir Ömür

Ölümüm hakkında sık sık ve uzun uzun düşünürüm. Otobüsteyken, biriyle konuşurken, yemek yerken vs vs...

Nasıl öleceğimden ziyade; ölümümden sonraki durumu merak ederim. Bana fantastik gelir hep ölümümün tesirini düşünmek. Kim ağlar, kim zırlar, kim yalandan şaşırmış gibi yapıp aslında umursamaz, cenazemde kellemin portresini hangi sik kafalı arkadaşım taşım taşır, kim helvadaki fıstığı, pilavdaki tavuğu konuşur, eve taziyeye gelenlerden kimin ayağı kokar falan...Bunları hep merak ederim.

Cenazem kayda alınsa ve ben kendi cenazemi bir şekilde izleyebilsem diye düşünürüm. Ex aşklarımın gerek katılımları gerek yoklukları ile duygulanır, ardımdan bir iki saat yas tutup akşamına rakıya koşacak arkadaşlarıma "Ulan keranecilere bak hele" diye önce gönül koyar sonra güler eğlenirdim. Uzun zamandır bunları hayal ediyorum. Fakat bu hayallerin finalleri biraz sarkmaya başladı.

İstisnasız, karşılaştığım her insanla konuşurken "Ölümüm bunun pek sikinde olmaz ama babama bi mesaj çeker" gibi "Bu karı cenabet, gelmese de olur" gibi "Ulan ben bugün ölsem bu kamil harbiden üzülür he, cenazeme mevlidime damat sadıcı gibi koşturur" gibi ya da "Bu amk çocuğu tabutuma bi' omuz atmaz, mezarıma bi' avuç toprak dökmez, anca uzaktan izleyip gıybet yapar pezevenk" gibi düşüncelere gark olmaktan asıl konuyu ıskalamış oluyorum.

Beni bu aralar dalgın görebilirsiniz.


Fakat yine bu aralar, herhalde ölmeden bir gün önce "Abi yarın cenazem var gelir misin?" diye davet etsem dahi gelmeyecek insanlarla beraberim. Bu duygusuz medenilik ve katı mesafe, beni enteresan bir şekilde sevindiriyor. Ardımdan zırlayanlardan ziyade cool davranıp hiç gelmeyenleri daha çok özlerim gibi geliyor. Aferin lan size mesafeliler, siz de ölseniz ben de gelmem neticede.

Bir de ölürken neyin pişmanlığını yaşarım diye düşünmeye başladım ki geçen bir haberde gördüm ölen insanlar "Ay keşke daha çok gülseydim, keşke daha çok mutlu olabilseydim" diye pişman olup üzülüyorlarmış.

Ben böyle bir pişmanlık yaşayıp bir de bunu dillendirirsem, cenazemde arkamdan "Son zamanlarında kafa da gidikti zaten" diye dedikodu yapmak serbest amk. Keşke daha çok mutlu olabilseymiş... Vay amına koyim arkadaş! Sevinçler, neşeler, güzellikler kapında sıraya girdi de sen açmadın sanki. Sik kırığına bak!

Neyse büyük de konuşmayayım ama hayat böyle bir süreç zaten olum.

Bir şey; o şeyi yapmadığın sırada yapılabilmesi çok mümkün ve çok kolay gibi görünür ama gerçekleştirmeye kalktığında binlerce parametrenin aynı anda aleyhinde çalıştığını fark edersin. Hayat böyledir. Bu tarz bir romantizm sürüsüyle mantık hatası barındırır. Bütün ömrü Nevşehir'de geçen bir adamın, ölmeye yakın "Keşke Rio Karnavalı'na gitseydim" diye iç geçirmesi gibi anlamsız bir talep bu. "Ah keşke" deyince sanki oluru varmış gibi mi duruyor, durmaz.

İnsan öyle sikinin keyfine göre birdenbire ve kendi kendini mutlu edemez. Dahili donanımı buna kâfi gelmez.

Ben de bu gece mutsuz yatıyorum. Mutsuz, düz, normal. Haydi iyi geceler.




5 Eylül 2014 Cuma

Kedişim?

Sokak hayvanları ile aram hep iyiydi benim. Vaktiyle çocuk iken hane haricinde minik köpek beslemişliğim, kedilere bi buçukluk şaşalın götünden süt vermişliğim vardır.

Yaş ilerledikçe hayvanattan bağımız koptu tabi ama, yine de sokak hayvanına bir yakınlık hissetme durumum hep vardı. Sokakta en az bir geceyi sabaha bağlamış insan evladı bütün hayatını sokakta geçiren hayvanının hissiyatını az da olsa anlar. Ben de gençlikte sokaklarda, parklarda, ATM'lerde hatrı sayılır müddetlerce uyumuş bir vatandaş olarak severim sokak köpeğini kedisini. Yanlarından geçerken onlarla kahvede rastladığım bir arkadaşımmışcasına konuşur "Nabıyon lan? Lan sen de paso yatış aq, kıyak dalga he" şeklinde takılırım. Belki dönüş alamam ama, yalnız yaşayan insana diyalog olur, muhabbet olur iyidir yani.



Geçen yine çok fazla takıldığım ve sokağımıza mütemadiyen sıçan bir köpek arkadaşa validem ile beraber denk geldik. Kendisi hijyen seven bir ev kadını olduğundan bu sıçıcı hayvana "Hoşt" falan dedi. "Öyle deme anne" dedim. Hayvanın içgüdüsü o. Oraya sıçası geliyor oraya sıçıyor. Net yaratık en azından. Bi sebebi olmalı bunun diye düşündüm. Sokağımızdaki hayvanatın sindirim ve boşaltım sistemlerinin randımanlı çalışması beni elbette sevindiriyor ama hayvanın asfalta, betona oraya buraya sıçışının müsebbibi biraz da biziz galiba. Biz ki o kediyi o köpeği "Aha, bak lan hayvana bak sıçtı, üstünü örtüyo, aynı insan gibi şerefsizim" diyerek sevmiş, bağrına basmış nesiliz. Ama şimdi mahalleye bakıyorum hayvanın sıçacağı toprak bile kalmamış ki. O gelenek bile bitmiş ülkemizde. Kediler artık içgüdüsel olarak sıçtıklarını gömmüyolar, çünkü hayvanın tabiatıyla oynadık adeta...

Çok üzgünüm bu durum yüzünden. Bir yaratığın adetlerini tırpanladık. Bu ne demek biliyor musunuz? Bir balığın artık yüzmemesi, şahinin uçmaması, maymunun daldan dala atlamaması, aslanın skişmemesi gibi birşey bu. Felaket! Yani şimdi kedi dediğin hayvanın çok spesifik bi özelliği yok ama "KEDİ NEDİR?" diye sorsalar sayacağım ilk şeylerden biri o boku gömme hadisesiydi... Yazık ettik, çok yazık ettik...

Şimdi karşılaşınca mahalledeki kedilerden gözlerimi kaçırıyorum. "Ulan" diyorum "Bu yaşadığım ev yerle yeksan olaydı da toprağına sçıp sçıp gömseydiniz... Tatlı kedişler affedin beni affedin insanoğlunu" diye özür diliyorum onlardan.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Fikri

İlkokul 5'in ortalarıydı sanırım. Aynı hoca, aynı öğrenciler, aynı sınıf ortamı bu beş senede birbirinden sıkılmış evli çiftler gibi olmuştuk artık. Sınıfın her yeni yıl hareketli geçen yaz tatilinden artan heyecanı ve eğlencesiyle başlayan ortamı Aralık ayına doğru hepimizi darlıyor, bedende tenefüste oynanan çift kalelerden kemik sesi geliyor, resimde bir allahın kulu diğerine kırmızı pastel uzatmıyor, çöpün başındaki kalem açma geyikleri bile zaman zaman tartışma ile sonuçlanıyordu. Beş yıllık birlikteliğimiz hocasından öğrencisine hademesinden duvardaki iskelet resmine mevsimler köşesine kadar tüm unsurları ile anlaşmalı bir ayrılığa yürüyorduk. Heyecanı kaybetmiştik.

Dönem bitmek üzereyken enteresan bir gelişme oldu. Sınıfımıza Fikri adında yeni bir öğrenci katıldı. Gerçi biz sınıfın yırtıcı ve haşin erkekleri olarak genelde yeni gelenlerden sadece kız öğrencilere fokuslanırdık ama bu Fikri bütün sınıfın ilgisini çekmişti. O güne değin yaşıtlarımızı bırak üst sınıflarda dahi görülmemiş kocaman bir kafası vardı Fikri'nin. Yakın geçmişte hep birden dikkat kesildiğimiz bunun gibi başka birşey olmamıştı. Kocaman, büyük, über bir kafası vardı çocukcağızın. Hani siz diyin diyerbekir karpuzu ben diyeyim top güllesi yani öyle bir kafa. İşte etrafında kümeleneceğimiz "altın küreyi" bulmuştuk. İlk "koca kafa" şakasını yapmak için herkes (gördüğüm kadarı ile hoca da dahil) heyecanla bekliyordu. Gizliden ve sessiz sessiz yapılan ilk şakalar ile beraber kıkırdamalar, kıkırdamalar "pısısısıthahuah" şeklinde patlamalara, patlamalar, kahkahalara, kahkahalar gözlerden gelen yaşlara hezeyanlara dönüştü...

Kocaman bir kafa hepimizi kendine doğru çekmiş ve 5-A sınıfını adeta bir mizah yumağı haline getirmişti. O büyük kafa şakaları bizi günlerce haftalarca aylarca idare etti. Fikri'nin koca kafası ile yatıyor onun koca kafası ile güne uyanıyorduk. Her sabah günaydınların en güzeli o koca kafaya veriliyor herkes evvela yeni bir "Fikri ve Koca Kafası" şakası patlatmadan deftere kitaba dokunmuyordu. Dargınlar birbirlerine Fikri'nin Kafası ile alakalı türlü şakalar yaparak sinyal çakıyor, karşıt görüşlü öğrenciler "evet büyük kocaman bir kafa" şeklinde ortak mutabakata varıyordu. Bu birliktelik tüm okula yayılsın diye "Evet andımızı kim okumak istiyor" sorularına hep bir ağızdan "Fikri Fikri! Hocam Fikri okuycakmış ısshshhsh! Fikri okur hocam ahıhahıhah" şeklinde coşku ile cevap veriyorduk. Fikri de bizi kırmayıp zaman zaman andımızı okuyor zaman zaman da "bugün biraz yorgunum çocuklar" diyip İstiklal Marşı'nda bayrağı göndere çeken isim oluyordu.

Tabi böyle bir ilginin odağı olmak Fikri gibi vasat bir çocuk için nimet gibiydi. Neticede reklamın iyisi kötüsü olmazdı ve herkes bir şekilde Fikri'yi tanır ve sever oldu. O eğitim öğretim yılını bi sakatlık çıkmadan Fikri ve kafası muhabbetiyle ile geçirip gittik. Sonra ben o okuldan ayrıldım, Fikri ne yaptı bilmiyorum.

Yıllar sonra aradan geçen ergenlikle falan bünyeler bayağı bir değişti gelişti. Birkaç gündür aynada kendime bakıp kafamın ne kadar büyüdüğünü üzülerek görüyorum. Yani yalan olmasın goril kafası gibi bir kafaya sahip oldum diyebilirim. Her sabah bu kocaman kafaya bakarak uyanmak, bu biçimsiz kafayı kamusal alana çıkabilecek hale getirmek için dakikalarca uğraşmak ve aslında çok da muvaffak olamamak. Üstüne üstlük her aynada, her vitrin yansımasında kendi kafama bakıp "Ulan hala büyük" diye düşünmek... Vakti ile çok ekmeğini yediğimiz Fikri acaba o kocaman kafasına rağmen nasıl mutlu oluyordu, nasıl düşünerek bunu avantaj haline getirmişti, nasıl da hiç birimizi gerçekten sikine takmamıştı..Bilemiyorum. Ama keşke bu sınavı Fikri ile beraber Fikri'nin yaşında verebilseydim. Belki daha kolay geçerdim.